Anasayfa / Sendikal Makaleler / Çalıştığı Sınıfa Yabancılaşan Sedikacılar‏

Çalıştığı Sınıfa Yabancılaşan Sedikacılar‏

Beslendikleri ideolojik kaynak sayesinde üyesi oldukları sınıfa yabancılaşma tehlikesini aşarak emeğin sorunlarını çözmeye çalışan dürüst sınıf sendikacılarına rağmen, sendikacılık  hatırı sayılır bir ağırlığa ulaşmış bulunan sınıf asalakları yüzünden feci şekilde kirletilmiş bir “meslek” haline geldi.
Kamu Emekçiliğinden sendikacılığa “terfi” eden ve kısa sürede üyesi olduğu sınıfa yabancılaşıp emeğin geleceğini karartmaya başlayan sınıf asalaklarının bir hikâyesi var elbette. Şöyle özetlenebilir:
Ürettiği hizmet emeğini satan, sömürülen ve aşağılanan emekçi sınıfının bir üyesi iken, aynı kamu emekçileri tarafından uygulamadaki yasalara göre “seçilip” “sendikacı” olan emekçi yeni kimliği, kendisine biteviye “artık kamu emekçisi olmadığını” hatırlatmaya başlar. Daha önce karşısına çıkarken tedirgin bir hazır ol vaziyeti almak zorunda kaldığı işveren ve de eski emekçi arkadaşları ona “sayın başkan” demektedirler. Dahası, kamu emekçisinin ücretlerinden kesilerek sendika kasasına akan muazzam bir “servetin” üzerindeki tasarruf sahiplerinden biridir. Sendikal faaliyetlerinde yaptığı ve yapacağı harcamaların hesabını soran yoktur. Eline geçen para emekçi arkadaşlarının ücretinden misliyle fazladır ve “gelirini” dilediğinde dilediği kadar da artırması mümkündür.(Tarife en uygun örnek Türk İş Genel Başkanı Mustafa Kumludur. Gelir artırmadaki rekorları onlarca makalenin konusu oldu) O, istese bile emekçi olamayacak bir “dünyada” gezinen, makam – mevki sahibi “mühim bir kişi”dir artık!
Böylesi bozucu bir ortamda kendini gerçekleştirmeye çalışan sendikacı emekçi, sınıf kardeşlerine yabancılaşması, emekçi olmaktan çıkması ve emekçi ile işveren arasında bir “arabulucu” konumuna gelmesi, neredeyse kaçınılmazdır!
Bu mesele önemlidir; emeğin ihtiyaç duyduğu bir sendika, ancak sendikacıların, üyesi oldukları sınıfa yabancılaşmalarını engellemekle mümkündür.
Sendikalar birer araçtır ve amaçlanan şeyle sendikaların işlevi arasında dolaysız bir ilişki vardır. Amacınız, üç alan emekçinin beş almasını sağlamak ve sermayenin kullanılabilir bulduğu kimi haklardan, artık ne kadar olabiliyorsa o kadar “nasiplenmek” ise, ücret sendikacılığı ya da düzen sendikacılığı sınırları içinde kalır, sendikanın işlevini böylece belirlemiş olursunuz. Fakat örneğin “toplum için üreten, herkesin yeteneğine göre hakça bölüşeceği” bir gelecek isteğiyle “değerlendirdiğiniz” araç olarak sendikalar, emeğin kendini hemen her düzeyde ifade edebileceği etkin araçlar haline de getirilebilirdi.
Bu düşüncenin pratik karşılığını kurmak amacıyla, 1992 yılında, paylaşılmaya değer, ciddi bir çalışma yapıldı. “Sendikalarda ve sendikalar aracılığıyla”, kamu emekçisinin kendi kaderini eline almasını istiyorduk. O zamanki adıyla sendikamız Eğit Sen in kapsama alanı, İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır gibi büyük kentlerden, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar her yere ulaşıyordu ve biz bir yılı aşkın bir süre boyunca hiç hız kesmeden koşturuyorduk!
Gittiğimiz işyerlerinde son derece yalın ve etkili bir “dil” kullandık. Öncelikle, kamu emekçilerinin içinden çıkan, ama kamu emekçisine yabancılaşan asalak sendikacı tipolojisine karşı ideolojik bir taarruz başlattık.
Emekçilerin seçip göreve çıkardıkları sendikacı emekçinin kendi sınıfına yabancılaşmasını engellemek için doğrudan emekçi inisiyatifi önerdik.
Kamu emekçilerinin, sendikacılık görevinin ayrıcalıklı bir “iş” olmaktan çıkartılmasının, sendikalı kamu emekçisinin hizmet ü retimdeki emekçi kardeşlerinden daha yüksek bir ücret almamasının, sendika kasasındaki emekçi aidat paralarından yapılan harcamaların dileyen her emekçi tarafından Kongre tarihi falan beklenmeksizin her an denetlenebilmesinin ve verilen görevi yerine getiremeyen sendikacının onu göreve çıkartan emekçiler tarafından her an geri çağrılabilmesinin önemini anlattık.
Ve elbette, “üretenlerin doğrudan yönetimi” şeklinde formüle edilebilecek olan emeğin demokrasi kültürünü “hemen şimdi” bilince çıkarmanın zorunlu ve mümkün olduğunu; böyle bir şeyi gerçekleştirmek için de, doğrudan emekçi inisiyatifinin yolunu açacak “alternatif”tir hukuk’la sendikaları yeniden biçimlendirmenin yeterli olacağını anlattık.
Bu düşünceyi, doğal olarak bütün emekçi önderleri benimsedi ve sendikaların işleyişini düzenleyen mevcut tüzüğü zenginleştirmek, katkı sunmak amacıyla Anadolu’nun değişik illerinden ve değişik iş kollarından seçilmiş 89 kamu emekçisiyle 1993 yılının haziran ayının sonunda Ankara’da bir araya geldik
Kendi kaderlerini belirlemek isteyen emekçiler harekete geçmiş, devşirme sendikacılara, sınıf asalaklarına karşı savaş açacaklarını 3 Temmuz da Ankara da yapılacak KÇSP mitinginde net biçimde duyurmayı planladık.
Sendikalarda doğrudan emekçi denetimini sağlayan ve pratik süreçlerde emeğin ihtiyacı olan demokrasi kültürünün yaratılmasını mümkün kılan yeni tüzük,önerisi toplantıya katılan bütün il temsilcileri tarafından imzalı kabul gördü.
Mutluyduk; çabalarımızın karşılığını almış, emek dünyasında örnek bir sendikacılık dönemini başlatacaktık.
Ne var ki, büyük bir “hesap hatası” yapmıştık; bizim çalışmalarımızı kaygıyla izleyen Töb-Der deneyimli yöneticilerini fazlaca ciddiye almamıştık; nasılsa emekçi inisiyatifi harekete geçmişti, “dinozor” kadrolar ne yapabilirdi ki?
Yaptılar ama! Hem de çok kötü bir şey yaptılar. 12 Eylül öncesinden kalma, Töb-Der içerisindeki “gurup” anlayışlarıyla sessizce bir dizi toplantılar gerçekleştirerek “emek mücadelesinin birleşmesi” sosuyla Eğit Sen-Eğitim İş çatı birliği ve KÇSP den KESK üst yapılanmasına evirilen süreçlerde üste bahsettiğim tüzük çalışma metinlerinden “bazı” bölümler alınarak (iki dönem üst üstte seçildikten sonra aday olamama-hizmet kolunda çalışan emekçinin maaşından daha fazla maaş alamama) içerisinde yer aldığım sınıf sendikal inisiyatif kadrolarının bazılarının da desteğini alınarak sendikalarımızın şu anki örgütsel modeli yaratılmış oldu.
Sonuçta,1995 yılında 4688 sayılı yasanın uygulamaya konuluşun “sendika babaları” tarafından engellenememesi Ankara ya taşınan kitlelerin “gazı” alınarak illerine gönderilmesi vb. gelişmelerle 4688 içine hapsedilen ve onun getirdiği “hükümlere” uyma telaşı içine giren sendika “guruplarının” kamu emekçilerin demokratik kitle hareketini “yasal sınırlar” içerisine çekme ve orada utma gayretlerini hep beraber gördük.
O günlerden bu yana Eğitim Sen ve Konfederasyonumuz KESK içerisinde, sınıf sendikal kadrolar hep “marjilanize” edilmiş. Kürsü kullanmaktan tutunda fikirlerini yayma, iletişim olanaklarından yararlanma gibi tüm olanaklardan sınırlı ölçülerde o da tırnaklarının zoruyla kazıya, kazıya faydalanma bilmişlerdir.
Göksel Rıza Özkan
Niğde Eğitim Sen Başkanı KESK Niğde Sözcüsü

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

SONBAHAR VE SINIF SENDİKAL MÜCDELENİN GEREKLERİ!

İçinden geçtiğimiz sonbahar, mücadelenin farklı yönlerden ısınmakta olduğu bir döneme işaret ediyor. Isınma, toplumsal gerilimlerin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir