Anasayfa / Sendikal Makaleler / MARKA ŞEHRİMİN, MARKA EĞİTİMİNİN, MARKA ADAMLARI

MARKA ŞEHRİMİN, MARKA EĞİTİMİNİN, MARKA ADAMLARI

LYS Sonuçları açıklandı ve Gaziantep olarak 80. sıralardayız. Aferin bize, 81 il bulunan Türkiye’de Şırnak’ı geride bırakarak 80.inci olmuşuz. Ne de olsa marka şehiriz.Her yıl olduğu gibi bu yıl da, etkili ve yetkili yerlerdeki şahıslar bu başarının(!) sebeplerini bilindik cümlelerle açıkladılar, bir sonraki seneye “düzelecek inşallah” deyip gönlümüz çok ferahladı(!).

Üç beş gün sonra tepkiler sönülmendi, durum kurtarıldı ve bu konuda tekrar o kahredici utanmaz suskunluk kaldığı yerden devam etmeye başladı.

Bu kentte yaşayan bir Gaziantepli eğitimci olarak kızgınım, kırgınım, üzgünüm ve hatta deli oluyorum. İkiyüzlülüğe ve aptallığa tahammül edemiyorum.

Şair diyor ya; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”, işte bunu yaşıyorum.

Eğitimin her kademesinde 25 yıldır çalışan biriyim. Meslek hayatımın 17 yıllındaki bütün mesaimi eğitim ve eğitimcilerin sorunlarına ayırdım. Son 5 yıl boyunca da Türkiye’nin en büyük eğitim sendikasının genel merkez yöneticiliğini ve Uluslararası Avrasya Eğitim Sendikaları Birliğinin sekretaryasını yürüttüm. Birçok ülkeyi ve Türkiye’nin bütün illerini, hatta ilçelerini tek tek dolaşmış, eğitimcilerle toplantılar, incelemeler, sorun taramaları ve seminerler yapmış biri olarak, Türkiye’nin hiçbir kentinde, hatta yeni devlet olmaya çalışan Türk Cumhuriyetlerinde bile rastlamadığım yanlışlıkları barındıran Gaziantep’in, eğitimdeki bu durumuna bahaneler uyduran yetkilileri dinledikçe saçımı, başımı yolasım geliyor.

Dedim ya kızgınım, kırgınım, üzgünüm…

Kızgınım çünkü;

Yetkililerimiz, siyasetçilerimiz, para babalarımız, hepsinin vebali ve kabahati olan bu konuda birbirinin ayağına basmadan dans edip, dar alanda kısa paslaşmalarla kıvırtıyorlar. Kimi cehaletinden, kimi art niyetinden saçmalıyor, çarpıtıyor, kendince yaraya pansuman yapıyor. Vizyonsuz, çapsız, araştırmayan, okumayan (tabii ki yazamayan), Türkçe konuşmaktan bile aciz ve portakal kadar dünyasını kâinat sananlar, “Dunning-Kurger Sendromu1” içindekiler Gaziantep’in eğitimine yön vermeye çalışıyorlar.

Kırgınım çünkü;

Zurnanın son deliği bile olamayacaklar, senfoni orkestrasının virtüözlük makamına geçiriliyor ve notasız ses bile çıkaramıyorlar. Kendi çocuklarımın da eğitim gördüğü bu kentin insanları, hiç bir şey yokmuş gibi, çocuklarına ve kendilerine biçilen “ebleh2” rolünü kabulleniyorlar. Ve sormuyorlar; acaba bu kentin çocukları gerçekten geri zekâlı mı? Değilse geri zekâlı olan kim? Tepki yok, soru yok, sorgulama yok, üzerine yılan atsan kımıldamaz bir anlayış… Gözümüz aydın Gaziantep “Marka” şehir.

Üzgünüm çünkü;

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Yıllar boyunca bu kentteki eğitimin çarpıklığı, gelinecek noktanın uyarısı ve çözüm önerileri konusunda hemen her makama onlarca dosya verdik, dilimizde tüy bitercesine her ortamda, herkese anlatmaya çalıştık. Bizim anlattıklarımızın ancak karşınızdakinin anlayabildiği kadar anlam ifade etmesine üzgünüm… Bir Gaziantepli eğitimci olarak, il dışı ziyaretlerimde “Gaziantepliyim” derken utancıma ve tedirginliğime üzgünüm…

Peki, sorun nedir? Her konuda marka olduğunu iddia eden bu kent, eğitimde neden patinaj yapmaktadır? Üniversiteye giriş başarısında en sonda yer alan çocuklarımıza biçilen “ebleh” rolü kimin eseridir, neyin hikmetidir?

Herkesin bildiği bazı yetkili makamları işgal eden zevata göre; sütte leke vardır kendilerinde yoktur, bütün kabahat bu kente dışarıdan göçenlerdedir. Bunlar Gaziantep kadar göç alan Mersin gibi illerin başarı durumlarında, Gaziantep’te görülen durumun neden görülmediğini de hep göz ardı ederler nedense. Bunların mantığına göre, Gaziantep dışından bu kente göç eden herkes geri zekâlıdır gibi bir sonuç çıkarmak gerekiyor. Ayrıca bu zevatlar, siyasi patronlarını zor duruma düşürmemek adına, Gaziantep’teki öğretmen açığını gündeme getirmekten, ısrarcı olmaktan itina ile kaçınırlar.

Bütün dünyasını madde üzerine bina etmiş kimilerine göre de; okul ve derslik sayısı yetersizdir, taştan duvarlar tamam olursa eğitim sorununu çözülecektir. Onların materyalist dünyasında, düşüncelerinin odağında, insan hiçbir zaman yer almadığı için başka türlü düşünmeleri de beklenemez. Bunların, son 10 yıldır derslik başına düşen öğrenci sayısının azalarak iyileşmesine rağmen, başarıdaki kötüleşmenin arasındaki mantıksızlığı tahlil ve tespit etmekten aciz oldukları aşikârdır.

Durumu ve fırsatı ganimet bilen, Gaziantep’teki “Çınar”lı bahçelerde, “Gül” derleyip, eğitimi “Berk”leştiren, din taciri fırsatçılara göre de; öğrencileri bazı guruplara angaje ederek beyinlerini uyuşturmak, Atatürk düşmanı olmalarını sağlamak, öğrenci ailelerini malum bir gazeteye mecburi abone yapmak, eğitime ayrılan paraları ve himmetleri hortumlamak, eğitimin sorununu çözecek, öğrencileri yüksek ahlak(!) ve fazilet(!) sahibi yapacaktır.

Gaziantep’te eğitimciler arasında çalışma barışını bozan, adamın olmadığı yerde adam yerine konan, eğitimin bu hale gelmesinde en büyük pay sahibi olan, cahil siyasetçilerden icazetli, sözde sivil toplum örgütü yöneticileri kendini bilmez birkaç münafığa göre de; kendisinin ihtiraslarına ve art niyetine alet olmayan, sayelerinde zaten rezil edilmiş sitemi daha da rezil edemeyen bazı idareciler istifa ederse sorun çözülecektir.

Bu kentin marka olduğunu iddia eden ve çoğu şeyini bu kente borçlu olan iş adamlarımızın, sanayicilerimizin gündemini devletten daha çok kredi istemek ve daha çok para kazanmak doldurduğundan, eğitim diye bir sorunları yoktur ve üzerinde düşünmeye bile değmez onlar için.

Bütün bunlar olurken, bu kentin “şehremini”leri imar rantıyla ilgili her konuyu en ince ayrıntısına kadar bilirler, her türlü soruya verecek cevapları vardır. Fakat eğitim konusunda sıcak rant olmadığı için midir bilinmez, sessiz kalırlar. Bürokrasinin başı ise, siyasi ilahları kızdırmamak için önüne geleni imzalayan noter kâtibi rolünü oynayıp, iktidar sahibi siyasetçilere şirin görünmeyi başardığından, Gaziantep’in eğitimi ne durumda olursa olsun, üst makamlara terfi beklemeyi sanırım hak etmektedir.

Bir siyasi iktidarın kendi kadrosuyla çalışma isteği anlaşılabilir ve doğal karşılanabilir. Fakat söz konusu eğitim ise, bu kadroyu seçerken, bir kasa domatesteki hep en çürük ya da ham olanları seçme becerisi ve isabeti anlaşılabilir, kabul edilebilir bir şey olamaz. Bunu görüp, bilip de kızmamak elde mi?

“Özel okulcuklarımız” ve “dershaneciklerimizin” durumuna ise konuyu çok uzatmamak adına ve başka bir yazıda incelemek üzere değinmiyorum.

Peki, ne oldu da Gaziantep bu duruma geldi? Süreç nasıl işledi? Fiziki ve istatistik şartların benzeştiği illere göre Gaziantep’in başarısı neden yerlerde sürünüyor?

Öncelikle bu kentin hızlı nüfus artışı, derslik ve okul ihtiyacı, öğretmen açığı gibi dezavantajlarının olduğu gerçeği ortadadır. Fakat bu olumsuz şartlar eğitimi etkilemekle beraber, bütün olumsuzluğu buraya bağlamak hatası, yanlışlığı ve teranesi, yıllardır yetersiz ve çapsız yetkililerin, sorumluların kendilerini temize çıkarmak için kullandığı can simidi olmuştur. Oysa eğitim denen olgunun temelini, asıl faaliyetini ve başarısını, bütün olumsuz şartlara rağmen, öğretmen ve öğrencinin iletişim süreci belirlemektedir. Yani eğitim denen sürecin ana unsuru ve merkezi insan faktörü ve dolayısıyla öğretmen ve öğrencidir.

Burada akla gelen ilk soru; “O zaman bizim öğretmenlerimiz yeteneksiz ve iyi eğitim veremiyorlar mı, ya da öğrencilerimizin anlama güçlüğü mü var?” olacaktır.

İşte konunun özü ve püf noktası burasıdır. Ne öğretmenlerimiz yeteneksizdir ne de öğrencilerimiz Kilis’teki, Kahramanmaraş’taki, Mersin’deki, Adana’daki yaşıtlarından daha aptal değildir.

“O halde fark nedir?” sorusunun cevabı, sorunun çözümü için ilk ve en önemli adım olacaktır.

Bu sorunun cevabını liyakat problemi olan ve klimalı odalarda yaptıkları rutin işleri olağanüstü üretim zanneden zihniyet bulamaz. Bu sorunun cevabını Türkiye’deki başarılı illeri bekli de hayatında hiç görmemiş olanlar, oralardaki eğitimcilerle yaşanmışlıkları ve kıyas imkânına sahip olmayanlar da bulamaz. Bu sorunun cevabını, öğretmen sohbetlerinde, serzeniş ve hırsların dile getirildiği ortamlarda, geyik muhabbetlerinde, satır aralarındaki mesajları okuyamayan, sebep-süreç-sonuç analizini yapamayan, insan ve kitle psikolojisinden anlamayanlar da bulamaz. Hele hele, salon toplantılarıyla, adına “Şûra” vb. isimler takılan “havanda su dövme” toplantılarıyla bu sorunun cevabı hiç bulunamaz.

Bu sorunun cevabını bulsalar bile, ucu birilerine dokunacağı için bulmazlar. Dolayısıyla bunlardan çözüm beklemek ise “abesle iştigal” dir.

Sorunun cevabını bulup da hem dillendiren, hem de çözüm üretmeye kalkan benim gibi münasebetsizlere(!) de çok kızarlar.

Bu sebepten haddimi bilip, bütün araştırmalarımı, tecrübelerimi, gözlemlerimi, saklı tutup, sorunun cevabını ve çözümünü burada anlatarak “fincancı katırlarını” ürkütmekten imtina ediyorum.

Çünkü tecrübelerim bana, anlattıklarımın anlaşılmasının, karşımdakinin anlama kapasitesiyle doğru orantılı olduğunu söylüyor. Ayrıca yine tecrübelerimle sabittir ki; hiç kimse görmek istemeyenden daha kör, duymak istemeyenden daha sağır olamaz.

Kim bilir, belki bir gün şartlar değişir, hem etkili ve yetkili yerlerde olan, hem de görmek ve duymak isteyen birileri çıkar, merak eder, çözümü gerçekten ister, biz de samimiyetine inanır, oturup sorunu ve çözümü konuşuruz…

Mustafa KIZIKLI

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

SONBAHAR VE SINIF SENDİKAL MÜCDELENİN GEREKLERİ!

İçinden geçtiğimiz sonbahar, mücadelenin farklı yönlerden ısınmakta olduğu bir döneme işaret ediyor. Isınma, toplumsal gerilimlerin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir