Anasayfa / Sendikal Makaleler / SENDİKA VE MEB ARASINDA OLUP BİTENLER

SENDİKA VE MEB ARASINDA OLUP BİTENLER

Herkesin malumu olduğu üzere sendikalarla Milli Eğitim Bakanlığı arasında daimî bir çekişme mevcuttur. Bakanlık bozmaya gayret eder; sendikalar, düzeltmeye!… Aralarında müdhiş bir didişme mevcuttur.
Bu didişmede güç dengesi bakanlıktan yanadır; sendikaların elinde hemen hemen sadece mahkeme kozu bulunmaktadır. Bu münasebetle bakanlık yetkililerince yapılan tahribatı bu kozla tamire uğraşmaktadırlar. Ancak gidişatla meselenin kökten halli noktasında “şunu dava ettik”, “bunu dava ettik”, “şu hakkı kazandık”, “bu hakkı kazandık” türünden hiç olmaması gereken işlerle cebelleşip durulmaktan öteye gidilememektedir. Hiç kimsenin aklına “Acaba biz ne yapıyoruz?” sorusu gelmez. Sanki iki ayrı dünyanın iki ayrı hasım müessesesi, aralarında amansız bir mücadele, didişir dururlar. Biri “ben bozarım”, diğeri “ben bozdurtmam” der durur.

Sendikalarla Milli Eğitim Bakanlığı arasında cereyan eden davaları (daha doğrusu didişmeleri) gördükçe hakikaten bir tuhaf oluyorum (kibarlık olsun diye tuhaf dedim). Hiç kimse nedense bakanlıktaki etkili ve yetkili kişilerin niye böyle daima eğitim çalışanlarının aleyhinde faaliyette bulundukları üzerinde durmaz. Bu kişiler, sadece eğitim çalışanlarının aleyhinde de faaliyette bulunuyor değiller. Bundan daha fazla zararı, sistemle oynayarak geleceğimizi yok etmek üzere faaliyette bulunuyorlar… Şu son değişiklikle gençler üzerinde ne gibi bir tahribat yapıldığını kaç kişi biliyor, kaç kişi bu mevzu ile alakalı kafa yoruyor acaba? İki de bir sistemle niçin oynanır? Gençlerimiz niçin millî ve manevî değerlerimizden mahrum yetiştirilir? Daha okula adımını atar atmaz niçin x ile y arasında sıkışıp kalır? Dünyanın problemler yumağı olduğu ısrarla her Allah’ın günü niçin vurgulanır? Niçin Yunan’ın mega bilmem ne ideali, İsrail’in kutsal bilmem nesi, Rusya’nın sıcak deniz hayalleri, Amerika’nın BOP’u, popu öğretilir de Türkiye’nin bir ideali, bir ülküsü niçin öğretilmez? Hatta bırakın öğretilmeyi millî bir idealden, millî bir ülküden bahsedilmesine dahi tahammül edilmez; kuyruğuna basılmış gibi cıyak cıyak sesler çıkartılır?…

Bütün bunların ötesinde benim okullarımda benim kutsal kitabım niçin okutulmaz? Buna, 12 Eylül’ün miraslarından olan Atatürkçülük mü engel? Hiç sanmam!… Şayet öyle olsaydı hiç Atatürkçülük adı altında çıkartılan kitapta Ulu Önder Atatürk’ten naklen “Müslümanların hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf olarak varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî hükümlere uygun hareket etmiş olmazlar. Bizde ruhbanlık (özel bir din adamları sınıfı) yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her kişi dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” denir miydi? [Genelkurmay Başkanlığı (hazırlayan), Atatürkçülük (Üçüncü Kitap) Atatürkçü Düşünce Sistemi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1984, s. 235] Şayet öyle olsaydı Lise 12. (liseler niye dört yıla çıkartıldı onu da anlamış değilim) sınıflarda okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 12 kitabında yukarıdaki satırlardan alıntı yapılarak dinin okullarda okutulmasının zaruretinden bahsedilir miydi? [Dr. Mehmet AKGÜL (Komisyon), Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı, Devlet Kitapları, Birinci baskı, Ankara, 2008]

Bakanlar değişmekte ancak eğitim sistemimiz üzerinde yapılan tahribatlar, eğitim çalışanlarının üzerinde oynanan oyunlar değişmemekte!… Neden acaba?

Hüseyin ÇELİK Beye kızıyorduk; zannediyorduk ki bütün menfilikler Hüseyin ÇELİK’ten kaynaklanıyor!… ÇELİK Bey, gidip Nimet ÇUBUKÇU Hanım gelince neredeyse bir göbek atmadığımız kalmıştı! Peki ne oldu? Sayın ÇELİK’in bağladığı otomatik işliyor; eğitimciler ve eğitim sistemi dolayısıyla geleceğimizle ilgili menfilikler son sürat devam ediyor. Eğitime “kadın eli” değmesini çok istiyorduk; değdi de ne oldu? Niye bunların sebepleri üzerinde kafa yorulmaz acaba? Değirmenciler değişiyor ancak değirmen aynı değirmen!…

Bu meseleler kafa yormaya değmeyecek derecede basit meseleler mi acaba? Yoksa bunlara yoracak kafamız mı yok, vaktimiz mi? Ya da başka neyiniz kafi etmiyor da bu meseleleri ele almak için hiçbir çaba, gayret göstermiyoruz?

Daha pek çok soru sorulabilir… Ancak mühim olan meselenin özünü idrak etmek! Sanırım hepimizin başımızı ellerimizin arasına alıp, olup bitenleri anlamak için saatlerce, günlerce, aylarca… tefekkür etmemiz, sendika mensupları ile Millî Eğitim Bakanlığı mensuplarının ayrı kutupların insanı olmadıklarını anlamamız gerekir. Şayet ayrı kutuplar olduğunu düşünüyorsak o zaman yeni bir strateji tesbiti zarureti ortaya çıkar. Meselenin özüne inemezsek yap-boz hız kesmeden devam edip gidecektir…

Sevgi ve saygılarımla… Allah’a emanet olunuz!… 28.07.2010

Dr. Ahmet AKMAZ
Türk Eğitim-Sen İlçe Temsilcisi
Döşemealtı/Antalya

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

SONBAHAR VE SINIF SENDİKAL MÜCDELENİN GEREKLERİ!

İçinden geçtiğimiz sonbahar, mücadelenin farklı yönlerden ısınmakta olduğu bir döneme işaret ediyor. Isınma, toplumsal gerilimlerin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir