Anasayfa / Basın Açıklamaları / “Anadil’de Eğitim” Sloganının Perde Arkası

“Anadil’de Eğitim” Sloganının Perde Arkası

Uzun bir zamandan beri “mâlum” çevreler tarafından sürekli gündemde tutulan “Anadilde Eğitim” konusu artık iyiden iyiye can sıkmaya başlamış bulunuyor. Konu, bilindiği gibi, hiç de yeni değil; PKK’nın silahlı terör eylemlerinin başlangıcından beri, gündemde pek fazla yer işgal etmediği zamanlarda bile, hep diri tutulmuş, bazen kuzu postuna bürünmüş masum kurt edasıyla ve çok kereler de Yeşilçam melodramları havasında, bazen da apaçık bir şekilde tehditkâr tavırlarla ortaya sürülmüş, hiçbir vakit gündemden kaybolmasına izin verilmemiştir.

Öne sürülen iddialara gelince; bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1. Kürt vatandaşlarımız başta olmak üzere, anadili Türkçe olmayan vatandaşlarımızın büyük bir kısmı yavaş-yavaş anadillerini konuşamaz hale gelmektedirler; yani bu diller kaybolmaktadır.
2. Bu, adı konmamış bir asimilasyondur, asimilasyon ise bir insanlık suçudur.
3. Türkçe dışındaki dillerde eğitim ve öğretim yapılamadığı için bu diller ve ait oldukları kültürler gelişememektedir.
4. Anadili Türkçe olmayan vatandaşlarımızın genç nesilleri eğitim ve öğretimde Türkçe’ye mecbur kılındıkları için, hem kendi anadilleri ve kültürleri ile olan bağlantıları zayıflamakta ve hem de bu genç nesiller, bilmedikleri “yabancı bir dil” – yani Türkçe – ile eğitim ve öğretimde yeter derecede başarı kazanamamakta, bundan maadâ, psikolojileri yaralanmakta ve kişilikleri zarar görmektedir.
5. Öyleyse, sonuç olarak:
5.1: Kürtçe başta olmak üzere Türkçe dışındaki dillerin öğreniminin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.
5.2: Kürtçe başta olmak üzere Türkçe dışındaki diller, resmî eğitim ve öğretim dili olarak kabul edilmelidir.
Nedir acaba “Anadilde Eğitim” ve niçin bu kadar önemle ve ısrarla üzerinde durulmaktadır? Bu sorunun sağlıklı bir şekilde cevaplandırılabilmesi için, önce “Anadil Öğrenimi” ve “Eğitim-Öğretim Dili” konularının ele alınması gerekmektedir.

“Anadil Öğrenimi”, “Anadilde Eğitim”, ve “Eğitim-Öğretim Dili”
I
Anadil ve Anadil Öğrenimi

Bu konuyu sürekli gündemde tutan çevreler, bilerek ve kasten, yukarıdaki başlıktaki üç kavramı birbirine karıştırarak zihinleri iğfal etmeye ve her zaman yaptıkları gibi, “mağduriyet” zırhının arkasına sığınmaya çalışmaktadırlar.
Şimdi, bile-bile yapılan bu kavram karmaşasını ortadan kaldırmak için, öncelikle belirtmek gerekir ki, “Anadil Öğrenimi” ile “Anadilde Eğitim” birbirlerinden tamamıyla farklı kavramlardır.
“Anadil” kavramı, “kişinin ailesinin konuştuğu dildir” şeklinde kısaca tanımlanabilir; ancak, bu kısa tanımlama tam olarak gerçeği yansıtmayabilir her zaman, biraz daha fazlası gerekir ki, o da, sadece aile ile sınırlı kalmayan, ailenin geçmişine uzanan bir anlamı olmasıdır. Şöyle ki: Ailemizden, annemizden öğrendiğimiz dil, “yabancı” bir dil de olabilir; bu, ailemizin konuştuğu, ama anadilimiz olmayan bir dildir, ancak, ailece, bu “yabancı dil”i ve o dilin ait olduğu veya işaret ettiği kimliği benimsemiş isek, artık o bizim için yabancı dil olmaktan çıkar. Şu halde şöyle diyebiliriz: Anadil, esas olarak, “soy dili”dir; kimliğimizin ait olduğu soyumuzun dili.
Şu halde, “anadil” ile anlatılmak istenen mesele, aslında bir soy aidiyeti meselesidir.
Şimdi, buna göre, “Anadil Öğrenimi”nin anlamı daha açıkça anlaşılır hale gelecektir. “Anadil Öğrenimi”, kişinin kendi anadilini, yani etnik soyunun dilini öğrenmesini ifade etmektedir.
Normal şartlar altında, anadil öğrenimi, okulda değil, aile içinde gerçekleştirilen bir süreçtir. Ancak, burada konu, her zaman olduğu gibi başka yerlere çekilmektedir.
Şimdi buna göre, yukarıdaki iddiaları kısaca ele alalım.
Yukarıdaki ilk üç maddeyi, yani, Kürt vatandaşlarımız başta olmak üzere, anadili Türkçe olmayan vatandaşlarımızın büyük bir kısmının yavaş-yavaş anadillerini konuşamaz hale gelmekte olmaları, yani bu dillerin kaybolmaya yüz tutmaları, Türkçe dışındaki dillerde eğitim ve öğretim yapılamadığı için bu dillerin ve ait oldukları kültürlerin gelişemediği ve bunun da adı konmamış bir asimilasyon olduğu iddiasını kısaca ele almadan önce, bu konudaki bir tespite bakalım [Zübeyde Kılıç, “Anadil Tartışmasına Eğitim Hakkı Açısından Bakılması Gerekir”., Radikal., 6 Ekim 2010, Pazartesi, s.15]:
Ülkemiz nüfusunun % 17’si Türkçenin yanı sıra çeşitli dillere sahip bulunmaktadır. Araştırmamızın açığa çıkardığı diğer bir bulgu ise kuşaktan kuşağa ciddi bir dil kaybının yaşandığıdır. Başka bir ifade ile Sayın Başbakan’ın insanlık suçu olarak nitelediği asimilasyon etkisini göstermekte, kuşaklar arasında anadilini kullanma oranı düşmektedir. Nitekim araştırmamız ana-babaların %20.4 oranında anadillerini sürdürmelerine karşın mevcut nüfusun %16.9’u anadilini sürdürmektedir.
Bu iddialarda “bir miktar” gerçeklik payı bulunmakla beraber, eğer ortada “suç” diye bir şey varsa, suçlu ne Türklerdir ve ne de Türk Devleti. Dünyanın her yerinde, o ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan ana kitlenin konuştuğu dil ile temasa geçen her azınlık dil (“azınlık dili” değil, “azınlık dil”) aynı akıbete maruz kalmaktadır ve bu durum Türkiye için de böyledir; yani ortada suçlu aramak sadece bir ardniyettir, olayların gelişimi sosyolojik bir süreçtir. Nitekim, benzer bir durum, Almanya’daki Türkler için de söz konusudur. Berlin Büyükelçiliğimizin 2002 yılında yayınlamış olduğu bir rapor, Almanya’daki son Türk kuşağının birinci dilinin %60 oranında Almanca olup, yine aynı genç kuşağın, anadilleri olan Türkçe’ye tam vakıf bulunmamakta olduğunu göstermektedir[1]. Bu keyfiyet 2002 yılına ait olduğuna göre, aradan geçen sekiz senede bu oranın daha da artmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu bakımdan yukarıdaki iddiadaki suçlayıcı ifadeler, çok iyi bilinen “etnik politika”nın dışa vurmuş şeklinden başkası değildir. Kaldı ki, burada verilen, Türkçe dışındaki dillerin % 17 olduğunu ileri süren oran da yanlıştır. Bu konuda Zübeyde Kılıç’ın yaptığından daha fazla yapılmış araştırmalar vardır ki bu konudaki güvenilir eserlerden olan, Raymond G. Gordon, Jr.’un editörlüğünde yayınlanan, dünyadaki 6.912 dilin tek-tek, ülke-ülke listesinin verildiği 1272 sayfalık Etnolog: Dünya Dilleri isimli kitabın “Türkiye’nin Dilleri” (Languages of Turkey) başlıklı bölümde, Türkçe, 1987 sayımında, nüfusun 90’ının birinci dili olarak verilmektedir. Kitapta “Kurmanji” (Kırmançi) olarak zikredilen ¾ ki doğrusu da budur ¾ Kürtçe’yi konuşan nüfus 1980’de toplam 6.500.000 kişi olup bunların ise sâdece 3.950.000’i (%60) Kürtçe’yi (Kırmançi’yi) “birinci dil” olarak kullanmaktadır, geriye kalan ve %40’lık dilimi oluşturan 2.050.000 kişinin ise birinci dili Türkçedir[2].
Burada bir asimilasyon söz konusu olmadığı gibi, tam tersine, Kürt ve Kürt asıllı yurttaşların hızlanan göçlerle birbirine iyice karışması sonucunda, Kürtçe’nin, baskın nüfusun dili olan Türkçe karşısında kendiliğinden gerilemesi bahse mevzudur.
Ancak, bu, Kürtçe’nin yok olduğu anlamına da gelmemektedir. Nitekim, Christopher Moseley’in editörlüğünde hazırlanan “Tehlike Altındaki Dünya Dilleri” başlıklı kapsamlı ansiklopedide Kürtçe yer almamaktadır [3].
II
“Anadilde Eğitim”, ve “Eğitim-Öğretim Dili Olarak Anadil”

Anadil esas olarak baba ocağında, evde öğrenilir, okulda değil; bu konuda Türkçe dışındaki diller üzerine bir baskı uygulandığı, yasaklar konduğu da söylenemeyeceğine göre, anadili Türkçe dışındaki diller olan vatandaşlarımızın evlerinde kendi anadillerini konuşma oranı düşüyorsa bunda yapılacak bir şey yok demektir.
Söz gelimi, resmî olarak açılan ve hizmete arz edilen Kürtçe öğretim kursları, talepsizlikten teker-teker kapanmıştır; burada bir “suç” var ise, neden kimse bu suçun bizzat, herhangi bir sebepten dolayı konuşamadığı anadilini öğrenmek istemeyenlerde aramak yerine Türk Devleti’ne fatura etmektedir?
O halde maksat ne olabilir?
Maksadın ne olabileceği, hemen, – çoğu da güvenilir olmayan şişirme istatistiklere dayanan – bu iddiaların arkasından gelen taleplerde sırıtmaktadır: Kürtçe başta olmak üzere, Türkçe dışındaki dillerde eğitim ve öğretim yapılması.
İşte, asıl maksat ve kabul edilmesi Türkiye’nin bölünmesine giden yolu açacak olan en önemli süreçlerden birisi de budur.
Niçin?
Bunun daha açıkça anlaşılabilmesini sağlamak için, “Anadil Öğrenimi” ile “Anadilde Eğitim” ve “Eğitim-Öğretim Dili Olarak Anadil” kavramlarına temas etmek gerekecektir.
Anadil Öğrenimi, yukarıda da kısaca açıkladığımız gibi, esas olarak aile içinde gerçekleşen bir öğrenimdir; sadece bu haliyle kaldığı takdirde, bizzat bir siyasi talep içermekte değildir ve bunun cevabını da vermiştik: Anadili Türkçe olmayan her yurttaş anadilini önce ailesinde öğrenir, ailesinde anadili konuşulmuyorsa, Devlet’in – mecbur olmadığı halde – açtığı kurslara gidilir, ona da gidilmiyorsa, yapılacak başka bir şey yok demektir; zor mu kullanılması istenmektedir yani, insanlara, öğrenmek istemedikleri anadillerini öğretmek için?
Fakat tabii ki maksat üzüm yemek değil, maksat bağcıyı dövmek.
Yani, asıl maksat siyasî; aşağıda da göreceğimiz gibi.
Şu şekilde siyasî:
Devlet, anadili Türkçe olmayan vatandaşlarına, anadillerinde resmî eğitim-öğretim vermeli, bu hakkı “resmî olarak” tanımalıdır.
İşte, “sorun” burada doğmaktadır.
Çünkü, bu, Devlet’in, Türkçe yanında, Türkçe dışındaki başka dilleri – tabiatıyla şimdilik öncelikle Kürtçe’yi – resmen eğitim-öğretim dili olarak tanıması demektir.
Bu ne demektir?
Bu, Devlet tarafından, Türkçe dışında resmen ikinci bir dil tanımak, Türkiye’de resmen, Devlet eliyle, iki farklı siyasî toplum yaratmak demektir. Dil daima siyasetin taşıcısıdır zira ve farklı dil ise, farklı siyasi talepler demektir; “Büyük Kitle” ile yolları ayrışan, hatta kesişen, başka ve farklı gelecek tasavvurları olan, geleceğini başka yerlerde görmeye başlayan ve devlet eliyle “etni”den “millet”e dönüştürülecek farklı bir kitlenin siyasi talepleri. Bunun için, farklı bir dilde eğitime meşrûiyet tanındıktan sonra bir tek kişinin dahi bu dilden eğitim talebinde bulunmamasının hiçbir kıymeti olmayacaktır ve zaten bu talepleri ileri sürenlerin niyeti de öncelikle eğitim-öğretim değildir: Kürtçe eğitim-öğretim talebi, bir koyundan iki post çıkarır gibi, bir ülkeden iki ülke çıkarmak için ustalıklı bir vasıtadır esas olarak.
Bir memlekette eğitim-öğretimin dili, daha açık ve anlaşılabilir bir ifadeyle, “resmen tanınmış ve kabul edilmiş eğitim-öğretim dili”, o memleketteki “hükümranlık”ın – yani “egemenlik”in –, yine yani, siyasî otoritenin aidiyetinin, sembolü ve hatta kendisidir. Binaenaleyh, bir memlekette birden fazla dile eğitim-öğretimde resmî nitelik kazandırmak, o memlekette birden fazla siyasi otorite, birden fazla hükümranlık ihdas etmek, hükümranlığın parçalanmasını meşrulaştırmak demektir.
Bir memleketin “resmî eğitim-öğretim dili” ile “resmî dili” fonksiyonellik açısından özdeştir; tamamıyla ve bire-bir özdeştir. Bu sebeple, resmî eğitim-öğretim dilinin çoğullaşması talebinde bulunmak, hükümranlığın çoğullaşması talebinde bulunmak demektir. Bunun içindir ki, “farklı dil(ler)de eğitim” talebi, saf ve mücerret bir masum talep değildir.
Yani, ortada çok ciddî bir proje söz konusudur; kılı kırk yararcasına düşünülmüş, iyice hesaplanmış bir büyük proje.
İmdi: Türkiye’de Türkçe’nin dışında herhangi bir dile – ki bu, mükerreren, pratikte Kürtçe için tasarlanmış olan bir “Büyük Proje”dir – resmî eğitim dili niteliği kazandırılınca, bir kısım “piyasa aydını” ile onların kuyruğuna takılmış bir kısım “dönme milliyetçiler”, “hemen Türkiye parçalanacak mı?” diye malûm yaygaralarını yine koparmaya başlayacaklardır. Elbette, muhakkak olacak, ama elbette “hemen” değil; elbette birden değil; tıpkı salam doğrar gibi: Dilim-dilim, usul-usul, ağır-ağır, ceste-ceste! Çünkü, bu projeyi hazırlayan keskin zekâ, her şeyi birden almaya kalkışanın her şeyi birden kaybetme riski ile karşıya bulunduğunu bilmeyecek değil her hâlde; öyle ya, ya Türkler uyanıp da “neler oluyor, yahu” derse ne olur acaba, değil mi?
Evet; Türkler uyanırsa, neler olur?
En iyisi, usuletle ve suhuletle gitmek!
İmdi: Kürtçe resmî eğitim-öğretim dili olunca, bunun arkasından, onu tamamlayacak olan neler varsa sıra ile gelmesi icap edecektir mutlaka; Kürtçe’nin resmî meşruiyetini hukukî açıdan teminat altına alan ve tamamlayan bütün aşamalarla:
1. Safha, yukarıda bahsedilen ilk safha olup, Kürtçe’nin eğitim-öğretim’de Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tescil edilmesidir; bu safha, bu “büyük proje”nin giriş kapısıdır;
2. Safha’da sıra, Kürtçe’nin mahkemelerde Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tesciline gelecektir;
3. Safha’da, ilk ikisinin tamamlanmış olması ile, Türkiye’nin Türkçe ve Kürtçe diye iki ayrı dil sahibi olan Türk ve Kürt adlı iki ayrı “halk”tan, yani iki ayrı “ulusal topluluk”tan oluştuğu da “de facto” (fiilen) tescil edilmiş olacaktır.
Artık Türkiye bir “üniter ülke” olmaktan çıkmış olacaktır. Çünkü, iki dilli ve iki halklı bir ülkenin hâlâ “üniter” sıfatını taşıdığını iddia etmek ancak abesle iştigal etmek demektir.
Nitekim, Kürtçülük hareketinin “silahsız”, “kravatlı”, “iyi giyimli”, “beyefendi” sivil liderleri, nicedir aynı şeyi dayatmıyorlar mı: “Kürt dilinin ve kültürünün anayasal teminat altına alınması şarttır!”
Yoksa ne olur?
Cevap hazır değil mi?
Yoksa kan akmaya devam eder!
Yani, tehdit!
Hem de gözlerimizin içine baka-baka!
Yine aynı “beyefendi” sivil liderler, nicedir aynı şeyi dayatmıyorlar mı: “Kürtler bir “ulusal topluluk”tur, bunu kabul edin” diye?
Yine aynı “beyefendi” sivil liderler, nicedir aynı şeyi dayatmıyorlar mı: Biz “özerlik isteriz”, yahut “federasyon isteriz” diye veya “bizim de ayrı bayrağımız olmalıdır” diye?
O halde bunlar da resmen kabul edilmeli ve anayasal teminat altına alınmalıdır.
Hepsi olacak, ama sırayla: Dilim-dilim, usul-usul, ağır-ağır, ceste-ceste!
Kim bilir! Belki de ortam müsait olursa, hepsi birden ve bir defada da olabilir; niçin olmasın ki?
Yoksa kan akar!
Şimdi de bundan sonrasına bakalım kısaca:
Nihaî Safha(lar): Sıra, Türkiye’nin ikili yapısının “de facto” (fiili) tescilinin “de jura” (hukukî) tesciline gelecektir. En önemli safha budur ve muhtemelen şöyle olacaktır: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda çok köklü bir tadilat yapılarak şu mealde hükümler konacaktır:
1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş, bir “federal devlet” veya bir “özerlikler devleti (otonomiler devleti)”dir.
2: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe’dir.
Ya bundan sonra?
Kürtlerin bir “ulusal topluluk” olarak tescili demek, “kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkı” (self determinasyon hakkı) olduğunu da kabul etmek değil midir?
Elbette öyledir!
O halde; hemen mi?
Duruma göre; muhtemelen hemen değil.
Çünkü, federal veya özerk Kürdistan’ın, Türklerin sırtından epeyce bir müddet daha beslenmesi faydalı olacaktır ve bu arada da piyasa aydını liboşlar ile dönek milliyetçiler de, “bakın işte, boşuna paranoya yaptınız bölünmedik” diye sevinç çığlıkları atacaklardır.
Ya en sonra?
Her şey olup-bittikten sonra; tıpkı aşağıdaki haritada olduğu gibi. Ama bu kadarcık mı?
Hayır efendim; dahası var:
Bu harita eskidi; denizi olmayan bir Kürdistan’dan ne hayır gelir?
İskenderun üzerinden Akdeniz’e yol isteriz!
Dahası var:
Kürdistan’ın dışındaki topraklardaki Kürtler ne olacak?
Onlar için de “kantonlar” isteriz!

Yukarıda, Amerika’da yayınlanan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde (Armed Forces Journal) neşredilen haritada, büyük kısmı Türkiye’den koparılacak topraklar ile kurulacak olan “Özgür Kürdistan” gösterilmektedir.[4] Ya en sonradan da sonra?
Piyasa aydını liboşlar ile dönek milliyetçiler ne diyeceklerdir acaba?
Bunları düşünmeyiniz efendim; Türklerin hafızası yoktur; hatırlamazlar bile.
Hâlâ bunların kurgu olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Öyleyse şu sorunun üzerinde tefekkür ediniz:
26 sene evvel ağzına alanların ağzını yakacak olan şeyler artık bugün TV’lerde tartışma konusu, TBMM’de müzakere konusu değil mi?
Nasıl alıştık ama?
Devlet’in hapishanesinde yatan bölücü başı ile Devlet artık herkesin gözü önünde resmen görüşmüyor mu?
Bölücü başı Devlet’e resmen akıl vermiyor mu?
Başbakan, “İmralı faktörü”nden açıkça söz etmiyor mu?
Ey Türkler!
Bütün bunları içinize sindirdiğinize göre, dahasını da sindirirsiniz desek, bize mi kızarsınız, yoksa oturup düşünür müsünüz?
[1] Bkz. T.C. Berlin Büyükelçiliği, Yayın No.1: “Türklerin Almanya’ya Uyumu, Bazı Klişeler ve Araştırma Sonuçları”, Kasım 2002.
[2] Raymond G. Gordon, Jr. (Ed.), Ethnologue: Languages of the World, Fifteenth Edition, 1.272 pp., ISBN 1-55671-159-X

[3] Christopher Moseley (Ed.), Encyclopedia of the World’s Endangered Languages, Simultaneously published in the USA and Canada by Routledge, 2007, ISBN13: 978-0-7007-1197-0 (Print Edition), ISBN 0-203-64565-0 Master e-book ISBN, This edition published in the Taylor & Francis e-Library, 2008.
[4] Bkz. Ralph Peters, “Blood Borders, How a better Middle East would look”, Armed Forces Journal, June 2006 Issue, URL: [http://www. armedforcesjournal.com/2006/06/ 1833899]

Türkiye Kamu-Sen
İstanbul İl Başkanı
Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

İsmail Koncuk: KİMSEDEN KORKMAYIN

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Sekreter Musa Akkaş ve Genel …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir