Anasayfa / Basın Açıklamaları / 12 EYLÜL DARBESİ ÜRÜNÜ YÖK KALDIRILMALIDIR!

12 EYLÜL DARBESİ ÜRÜNÜ YÖK KALDIRILMALIDIR!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde bir baskı aracı olarak kurulmuştur. Bu özelliğinden hiçbir şey kaybetmeden ve siyasi iktidarların üniversiteler üzerindeki denetimini 29 yıl boyunca yeniden üreterek bu işlevini kesintisiz olarak sürdürmektedir. YÖK, denetimi ve kontrolü tekeline alarak iktidarı bir merkezde toplayan ve bu iktidarını da hükümetlerin huzuruna sunabilen/sunan bir kurum olarak örgütlenmiştir. Daha açık söylemek gerekirse siyasi iktidarların üniversiteler üzerindeki hem kalemi, hem kılıcı olma işlevi görmektedir. Bu nedenden dolayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, gittiği her üniversitenin açılışında “üniversitelerin silkinerek, asli görevlerinin bilim ve teknoloji üretmek olduğunu anladıklarını” ifade ederken YÖK’ün kaldırılmasını değil yeniden düzenlenmesi vurgusunu yapmaktadır. Üniversitelerin “asli görevlerini” anlaması ile birlikte yürütülen dönüşüm politikalarının baş aktörü olan bu kurumu sadece askeri darbe ile simgeselleştirmek eksik bir tahlil olmaktan öteye geçememektedir. Bugün üniversitelerimizde yaşanan dönüşümü anlayabilmenin önemli bir ayağı olan Bologna sürecinin, istihdam biçimlerinden, akademik özgürlüklere kadar yaptığı tüm etkileri görmek gerekmektedir. Bu kapsamda Eğitim Sen 3. olağan Genel Kurulu’nda alınan karar gereğince Merkez Yönetim Kurulu tarafından Nisan 2009’da çıkarılan yönetmelikle kurulan Yükseköğretim Bürosu’nun Üniversite Temsilciler Kurulu ikinci toplantısını 29 – 30 Ekim 2010 tarihlerinde gerçekleştirmiştir. Türkiye’deki birçok üniversiteden gelen temsilcilerimiz ile gerçekleştirilen toplantıda dönüşüm sürecinin farklı yönleri ele alınmış ve bir sonuç bildirgesi ile elde edilen tespitlerin, sorunların ve çözüm önerilerinin altı çizilmiştir. Üniversite Temsilciler Kurulu’muzun sonuç raporuna göre;

Bologna süreci, 1999’da ilan edilmiş 2010 yılında birinci evresi tamamlanmış bir süreçtir. Türkiye’de bugün tüm düzenlemeler bu çerçevede yapılmaktadır. Bologna süreci, kapitalizmin yeni kârlı sektörler arayışının, bu doğrultuda hizmet üretimi altında USAM, Teknokent, piyasaya iş yapma, harçlar, ikinci öğretim, yaz okulları, tezsiz paralı sertifika programları, yaşam boyu öğrenme, uzaktan eğitim ve yabancı üniversitelerle ortak paralı eğitim programı gibi uygulamalarla öğrenci ve mezunun müşterileştirildiği ve toplamda yükseköğretimin kârlı bir sektöre dönüştürülmesi projesidir. Dolayısıyla emekçilere ve emeğe karşı bir saldırıdır.

Bologna sürecinde tüm ana kararlar OECD, Avrupa Konseyi ve AB gibi küresel sermaye örgütlerince alınmakta ve ardından ilgili ülkelerin bakanlar kurulunda karara bağlanmakta, üniversiteler ise uygulayıcı konumunda bulunmaktadır. Salt bu durum bile üniversite özerkliği, akademik özgürlük ve demokratik katılımı ortadan kaldırmaktadır. Bologna süreci, mevcut YÖK ve üniversite kurulları yerine mütevelli heyetlerini getirmektedir. YÖK ve rektörlerde merkezileşen yetkilerin mütevelli heyetleri üzerinden artırılarak sürdürülmesi planlanmaktadır. YÖDEK, ADEK, Kalite Güvencesi, Akreditasyon gibi düzenlemeler, denetleme ve değerlendirme süreçlerini dışsallaştırmakta ve özel ajanslara bağlamaktadır. Kaynak çeşitlemesi ticarileşmeyi, performans sistemi, esnek emeği ve sömürüyü esas almakta, parasız eğitim ve iş güvencesi ortadan kaldırılmaktadır.

Bugün üniversite içinde üretilen hizmetlerin pek çoğu özelleştirilmektedir. Örneğin öğrenim harçları birinci öğretimde alınmaya devam ederken, özellikle ikinci öğretim hızla ticarileşmektedir. İkinci öğretim veren üniversitelerde ortalama öğrenci maliyetinin yarısı düzeyinde fiyatlandırma yapılmaktadır. Üniversitelerde araştırma faaliyetleri özel–ticari proje anlayışıyla fiyatlandırılarak üretilmeye başlanmıştır. Üniversitelere kamu bütçesinden ayrılan fonlar azaltılmaktadır. Bu kapsamda üniversiteler bir yandan ikinci öğretim ve yaz okulları gibi süreklilik taşıyan gelir yaratma yollarına hızla başvurmaya zorlanırken, bir yandan da farklı kanallarla kaynak çeşitlemesine gitmektedir. Çeşitlenen gelir kaynakları, sürekli eğitim, uzaktan eğitim, yaşam boyu eğitim merkezleri ve teknoparklar gibi piyasa benzeri yapılar yoluyla artırılmak istenmektedir. Son dönemde öğretmen eğitimi, paralı sertifika programlarıyla üniversite içinde pazarlanmaya başlamıştır. Ayrıca üniversitede yemek, ulaşım, barınma, temizlik, spor gibi pek çok kolektif hizmet, belli anlaşmalarla taşerona devredilmektedir. Böylece üniversitelerde her şeyin değişim değeri üzerinden alınıp satılır hale getirilmesi yönünde faaliyetler hızlanmaktadır. Bu durum piyasanın ve sermayenin üniversiteyi ilgilendiren kararlarda etkili olmasının yollarını da açmıştır.

Üniversitelerde akademik kadroların dağıtımında, keyfi ve ayrımcılık içeren uygulamalar giderek yaygınlaşmaktadır. Kadroların sağlanmasında, her türden ayrımcılığı engelleyen, liyakata dayalı sistemler geliştirilmelidir; haksızlıklar karşısında öğretim elemanlarının haklarını arayabileceği etik kurullar ve diğer yapılar oluşturulmalıdır. Akademik özgürlükler bakımından iş güvencesi son derece önemlidir. Örneğin yardımcı doçentlerin, doçentler ve profesörler gibi daimi kadroda görev yapmaları sağlanmalıdır. İş güvencesinin akademik özgürlüklerin önemli bir koşulu olduğu ve tüm statüleri kapsaması gerektiği gerçeği asla göz ardı edilmemelidir.

Yükseköğretim kurumlarında genel idari hizmetler, yardımcı hizmetler ve teknik hizmetler gibi kadrolarda çalışan personelin özlük hakları konusunda önemli sorunlar yaşanmaktadır. Gerçekleştirilen uygulamalar ve önümüzdeki dönem için yapılan hazırlıklar dikkate alındığında, akademik olmayan personelin daha yoğun hak kaybı yaşayacağı görülmektedir. Genel idari hizmetlerde kadrolu personel uygulamasından vazgeçilerek hizmetlerin taşeron firmalara devredilmesi, kısmi zamanlı öğrenci çalıştırılması, 4/b ve 4/c uygulamaları güvencesiz istihdam biçimleri olarak yaygınlaştırılmaktadır. Bu durum kamu görevlisi istihdamı açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Üniversitelerin çoğunda terfiler ve yükselme kriterlerine uyulmamakta, görevde yükselme sınavları yapılmamaktadır. Yoğun hak kayıplarına neden olan bu durumun görevde yükselme yönetmeliğinin açıklarından yararlanılarak yapıldığı gözlenmektedir. Yönetmelik yeniden düzenlenerek rektörlüklerin keyfi uygulamaları ve kadrolaşmanın önüne geçilmelidir. Bu kapsamda hak eden tüm emekçilerin kadrolarının verilmesi mücadelesi ve sözleşmeli personelin görevde yükselme sınavına girmelerinin sağlanması önemini artırmaktadır. Eski adıyla Kurum İdari Kurulları etkin çalıştırılarak servis, yemek, yol ücreti, promosyon ve diğer sosyal haklar kapsamındaki sorunların çözümü konusunda çalışanın söz sahibi olması gerekmektedir. Performansa dayalı ücretlendirme çalışmalarına karşı etkin mücadele giderek önemini artırmıştır. Değişen YÖK ve üniversite yönetim kadrolarıyla birlikte yaygınlaşan mobbing uygulamalarını önleyecek izleme kurulları oluşturulmalı ve etik kurullar amacına uygun olarak etkin çalıştırılmalıdır. Üniversite idari personelinin üniversite yönetim kurullarında temsilinin sağlanması demokratik bir üniversitenin oluşmasına katkı sağlayacaktır.

Üniversitelerde sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yaşanan dönüşüme paralel olarak araştırma görevlilerinin istihdam edilme biçimleri çeşitlenmiş ve esnekleştirilmiştir. Farklı adlar altında (50/d, 33/a, ÖYP, 35, teaching asistant) aynı işi yapan, kamuda ve vakıf üniversitelerinde çalışan araştırma görevlileri iş güvencesinden yoksun durumdadır. Dahası vakıf üniversitelerinde görev yapan araştırma görevlilerinin çoğu sosyal güvenceden yoksundur. Son dönemlerde bunlara ilaveten üniversitelerde proje asistanlığı, öğrenci asistanlık gibi uygulamalar devreye sokulmuş ve giderek artan biçimde bu örnekler kadrolu asistanlığın yerini almıştır. Ayrıca giderek yaygınlaşan asistan öğrencilik, kısmi zamanlı öğrenci çalıştırılması gibi uygulamaların yerine, karşılıksız burslarla öğrenciye destek sağlanması amaçlanmalıdır. Asistanların farklılaştırılan statülerine bakılmaksızın, aynı işi yapmaları sebebiyle tüm asistanlık biçimlerinin iş güvencesine kavuşturulması zorunludur.

Türkiye üniversiteleri “insanın özgürleşmesi” amacından ayrılıp, akademik kapitalizme geçişin öyküsünü trajik bir biçimde yaşamaktadır. Üniversite özerkliği ve akademik özgürlükler kavramlarının içi boşaltılmıştır. Üniversite özerkliğinin içeriği yönetişim anlayışıyla doldurulmuştur. Üniversitede gerçeği arama ve ifade etme özgürlüğü yok edilmek istenmektedir. Üniversite yönetimleri, üniversite bileşenlerinin farklı düşüncelerine ve kendilerini ifade etme biçimlerine tahammül edememektedir. Düşüncelerini özgürce ifade etmek, diğerlerine kendilerini anlatmak isteyen tüm üniversite bileşenleri üzerinde baskılar sürmektedir. Gücünü 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndan alan Öğrenci Disiplin yönetmeliği ve benzer biçimde Personel Disiplin Yönetmeliği anti demokratik / baskı yaratıcı uygulamalara kaynaklık etmektedir. Öğrenci soruşturmalarının sayısı üniversiteden üniversiteye farklılık göstermekle birlikte giderek çoğalmaktadır. Türkiye üniversiteleri, yaşattıkları kültür bakımından çok kültürlü ve çok dilli Anadolu coğrafyasının renklerini yansıtmamaktadır. Temel insan haklarından biri olan anadilinde eğitim üniversitelerde özgür bir biçimde tartışılmamaktadır. Üniversitelerde türban sorununun çözümü konusunda, siyasal iktidarın muktedir ve güçlü olmasına karşın konuyu sürüncemede bırakması ve mağdur rolü oynaması dikkat çekicidir. Yükseköğretimde türban konusu, yasakçı bir zihniyete teslim olmadan, eğitim hakkı ve üniversitedeki diğer özgürlük sorunlarıyla bütünlük içinde ele alınmalıdır. Aksi taktirde yaşanan kutuplaşmalar yeniden üretilecek ve sorunlar çözülemeyecektir. Bu süreç içerisinde türban sorununun çözümünde gerekli yasal düzenlemenin yapılmaması nedeniyle, rektör ve dekanların sorumluluğundaki konularda öğrenci ve öğretim elemanlarının karşı karşıya getirilmesi, üniversite eğitimine zarar vereceğinden asla kabul edilemez bir durumdur.

Sivil polis, özel güvenlik birimleri ve diğer tedbirler, güvenli ve özgür düşüncenin mekânları olması gereken üniversiteleri güvenlik gerekçesiyle baskı kuşatması altına almaktadır. Üniversitelerde öğrenme ve öğretme özgürlüklerini, güvenlik gerekçesiyle açık ve/veya örtük biçimde baskılayan bu tür uygulamalara derhal son verilmelidir. Silahların gölgesinde bilim yapılamayacağı herkes tarafından bilinmelidir.

Eğitim Sen YÖK’ün kaldırılarak Üniversiteler Arası Kurul türü eşgüdüm işlevi yerine getirecek yeni bir örgütlenme gerçekleştirilmesini, tüm kurul ve organların, üniversite bileşenlerinin demokratik katılımıyla oluşturulmasını, dışsal değerlendirme yerine içsel katılımı ve denetimi savunmaktadır. Bunun yolu “bilimsel, özgür, demokratik üniversite ve parasız eğitim”dir. Eğitim Sen olarak 12 Eylül ürünü YÖK’ün kaldırılması talebimizi bir kez daha güçlü bir şekilde vurguluyoruz. YÖK kaldırılmalıdır.
NAZİF ŞANLITÜRK
Eğitim Sen Karaman Şube Başkanı

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

İsmail Koncuk: KİMSEDEN KORKMAYIN

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Sekreter Musa Akkaş ve Genel …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir