27 Şubat’ta Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı İçin Yürüyoruz
Türkiye Kamu-Sen, yıllardır diyalog, hoşgörü, yönetişim anlayışıyla kamu görevlilerinin hak ve menfaatlerinin ilerletilmesi için mücadele yürütmektedir. Elbette bu mücadelenin öncelikli hedefi kamu görevlilerinin toplu sözleşme, grev ve siyaset haklarını da içeren çağdaş, ILO standartlarında sendikal haklardır. Bu mücadelede toplumumuzun hassasiyetlerini gözeterek, gerginliklerden mümkün olduğunca kaçınarak, milli ve manevi değerlerimizi ön planda tutarak, “önce ülkem” diyerek yer aldık.
Ancak, bu iyi niyetimize karşılık olarak memurlarımız aleyhine yürütülen kampanyalara, memurlarımızın kazanılmış haklarının ellerinden alınma gayretlerine maruz kaldık. İş bilmez iktidarın başarısızlıkları, kötü niyetli yöneticilerin beceriksizlikleri yıllarca sırtımıza yüklendi. Özellikle ülkemizde kamu hizmetlerini sevk ve idare etmekle sorumlu olan Hükümet üyeleri, sürekli memurlarımızın işe yaramaz, vasıfsız, yan gelip yatan, hizmetin gereklerini yerine getirmeyen kimseler olduğunu ifade ederek, memurlara hakaret ettiler. Kamu hizmetini düzenlemekle ve yürütmekle görevli olan bakanlar, basiretsiz ve beceriksiz yönetim anlayışlarını, liyakatsiz, yandaş yöneticilerle desteklemek isteyince ortaya çıkan aksaklıkların sorumluluğu, fedakâr Türk memurunun omuzlarına yüklendi.
Oysa bizler, vatandaşlarımızın doğduğu andan başlayarak, hayatının her anında, her alanında hizmet üretmekteyiz. Açlık sınırındaki bir maaşla Üniversitelerde ve Milli Eğitim’de hizmet üreten idari personel, Yoksulluk sınırının altındaki bir maaşla bilimsel araştırma yapan, Üniversitelerde ve Milli Eğitim’de yarının gençlerini yetiştiren öğretim üyesi ve öğretmenleriz. Hastadan bulaşan virüs nedeniyle can veren doktor; kilometrelerce ötedeki köye ders vermeye giderken soğuktan donan öğretmen; haciz ihbarnamesini borçluya tebliğ ettiği için katledilen postacı; yangın söndürürken hayatını kaybeden itfaiyeci, ormancı; asayişi sağlarken şehit edilen polis, zabıta; raylara döşenen bombanın patlamasıyla şehit düşen makinist de biziz. Ancak siyasi irade tarafından her fırsatta hizmet üretmemekle, yan gelip yatmakla suçlanan da biziz.
Ekonomik krizle ilgili olarak alınan tedbirler, sözde istihdam paketi adı altında küresel sermayeye ve onun işbirlikçilerine ulufe olarak dağıtılırken 54,3 milyar TL’yi bir çırpıda gözden çıkaranlar; başta memurlarımız olmak üzere, işsiz, işçi, esnaf, emekli, dul ve yetimlerin tamamı için 4,3 milyar TL kaynak ayırmayı lütfetmişlerdir. Bütçe, milletin ortak kaynağıdır. 72 milyonun ortak kaynağından; milletin %99’u için 4,3 milyar TL, %1’i için 54,3 milyar TL ayrılması hiçbir adalet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Sorunumuz yalnızca ekonomik değildir. Bizim anlayışımızda ahlaki değerler, her şeyden önce gelmektedir. Bize göre bir Başbakan, milletin gözünün içine baka baka bir konuda söz veriyorsa; artık verdiği sözü yerine getirmek o başbakanın boynunun borcu olmuştur. Sayın Başbakan’ın 2004 yılında kamu görevlilerine toplu sözleşme ve grev haklarını içeren sendikalar kanunu sözünün üzerinden 5 yıl geçmiş ama bu yönde hiçbir adım atılmamıştır. Bu durum Başbakanın sorumluluğundadır. Ancak tüm hatırlatmalarımıza rağmen, Başbakan’ın konuyu sahiplenmeyişi, kabul edilemez bir tutumdur.
Verilen sözlerin tutulmaması bir tarafa, bu süreçte Hükümet imza altına alarak yerine getirmeyi taahhüt ettiği, yasal yönden de zorunlu olarak yapması gereken düzenlemeleri dahi gerçekleştirmeyerek, güvenilirliğine bir gölge daha düşürmüştür. Yetkililerin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemesi nedeniyle kamu görevlilerinin sorunları çözümsüz kalmış; sözleşmeli 4/B ve 4/C statüleri, taşeronlaşma, özelleştirme gibi yanlış politikalar nedeniyle de yeni mağduriyetler ortaya çıkmıştır. Uzlaştırma Kurulu’nun kararları kabul edilmeyerek, kamu görevlilerinin talepleri karşısında uzlaşma mekanizmasının da esamesinin okunmadığı görülmüştür.
Toplu sözleşme ve grev hakkı, kamu görevlilerinin uluslar arası sözleşmelerden doğan Anayasal hakkıdır. Ancak bugüne kadar gerekli yasal düzenleme yapılmayarak, süreç sürüncemede bırakılmıştır. Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları Türkiye’de kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkının olduğunu, grev yapması durumunda haklarında herhangi bir soruşturma yapılamayacağını hükme bağlamıştır. Bu kararlara rağmen, soruna çare üretmek yerine, sorunun parçası olmayı tercih eden iktidar, Anayasal hakkımızı vermemekte ısrar etmektedir.
Türkiye Kamu-Sen, yıllarca kamu görevlilerinin sorunlarını anlatmaya, makul taleplerini hükümete iletmeye çalışmış ancak Hükümet adeta sorunları çözmemek için bizlerle mücadele etmiştir. Türk memuru horlanmış; itibarı zedelenmiş, aldatılmış ama hizmet üretmeye devam etmiştir. Yalnızca memurlarımız değil işçi, çiftçi, esnaf, emekli, dul ve yetimlerimiz de benzer muamelelere maruz kalmıştır. İşsiz sayısı her geçen gün artmakta, evlatlarımız gelecekle ilgili ümitlerini kaybetmektedir.
Bizler bugüne kadar diyaloğun her yolunu denedik, hoş görünün her türlüsünü gösterdik, sabrımızı sonuna kadar zorladık. Ama yaptığımız her iyi niyetli girişimde, adres olarak sokaklar gösterildi. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Söz bitmiş, hoş görümüz karşılıksız kalmış, diyalog mekanizması tahrip edilmiştir. Son çare eylemdir.
Hakkımızı almak, iktidarı uyarmak, Türkiye’nin demokrasi ile yönetildiğini; demokrasinin temelinde tüm kesimlerin haklarının korunması geldiğini hatırlatmak için;
27 Şubat 2010 Cumartesi günü Saat 12.30’dan itibaren, İstanbul’da Taksim – İstiklal Caddesi girişinden Galatasaray’a kadar Toplu Sözleşmeli ve Grevli Sendikal Haklarımız tanınması için bir yürüyüş ve kitlesel basın açıklaması düzenliyoruz. Üyelerimize ve kamu çalışanlarına saygı ile duyurulur.
Türkiye Kamu-Sen
İstanbul İl Başkanı
Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan
