07 Şubat 2012 – 23:29 |

Madde 7- (1) Görevi başında iken şehit edilen üyelerin kanuni varislerine yapılacak şehit yardımı miktarı, her yıl Yönetim Kurulu’nca tespit edilir.
(2) (Değişik ikinci fıkra: Şubat 2010/2629) Şehit yardımının yapılabilmesi için;
a) Veraset ilâmı aslı veya Mahkemece …

Haberin tümü »
Basın Açıklamaları

Sendikal Haberler ve basın açıklamaları…

Davalar ve Sonuçları

Sendikal davalar ve dava sonuçları …

Kamu Sendikaları

Kamu sendikaları, basın açıklamaları…

Key Haberleri

Key ödemeleri, keylerde son durum…

Seçime Doğru

Seçim arefesinde Antalya ve Türkiye…

Anasayfa » Basın Açıklamaları

BİR BİLİM DİLİ OLARAK TÜRKÇE ve YÖK’ÜN YAPMASI GEREKENLER

Ekleyen senDİKalı / 15 Mayıs 2010 – 00:48
BİR BİLİM DİLİ OLARAK TÜRKÇE ve YÖK’ÜN YAPMASI GEREKENLER

Türk Dili, yani Türkçe, kronolojik olarak tarihte çok gerilere kadar götürülebilen nadir dillerden olduğu gibi, kırk civarında lehçesi ile en az çeyrek milyar insanın konuştuğu, en yaygın, yaşayan dillerden birisidir. Fakat Türkçenin asıl önemi bunlardan daha ileridedir: Türkçe, medeniyet kurabilmiş, yani “medeniyet dili” seviyesine yükselebilmiş az sayıdaki yüksek kültür ve medeniyet dillerindendir. Türkçenin bu seviyeye yükselmesi elbette kolay olmamış, asırlar süren bir birikim ile elde edilebilmiştir.

Uzun Ortaçağlar boyunca Batı’da Latince, Doğu’da da Arapçanın lingua franca olması hasebiyle Türklerin de diğer İslâm milletleri gibi, ilmî eserlerini ana dilleriyle değil Arapça ile kaleme almış olmalarını tarihin kendi şartları içinde değerlendirilmesi icap etmektedir. İngiliz dilinin en büyük üstadı Shakspeare’in (1564-1616) hâlâ yeri doldurulamayan olağanüstü başarılarına rağmen on yedinci asrın başlarında, İngilizcenin henüz ilmî ve felsefî eserler için hakkıyla yeterli bir dil addedilmemiş olmasını, aynı asırda Leibniz’in ise Alman dilini felsefe ve bilim için kesinlikle yetersiz görmesini nazarı dikkate alacak olursak, Türkçenin, Arapçanın lingua franca özelliğine karşılık Divan Edebiyatı gibi sadece Türklere mahsus eşsiz bir edebiyatın tek dili olmasının anlamı daha iyi anlaşılmış olur: Türkler, pek az istisna hariç, zirve edebî eserlerini Türkçe kaleme almışlardır ki bu, olağanüstü bir başarıdır. Ayrıca, Türkçe asırlar boyunca bir cihan imparatorluğunun dili olmuş, Osmanlı’nın cihanşümul vizyonu bu dil ile iplik-iplik örülmüştür. On yedinci asırdan itibaren yavaşça başlayan ve sonra hızlanan, lingua franca’lardan millî dillere geçiş dönemi ile birlikte Türkçe de diğer diller gibi, Türklerin hem edebiyat dili hem de bilim dili olmuştur.

Türkçenin Maruz Kaldığı Tahribat ve Kültür Emperyalizmi

Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde, bir önceki yüzyılda başlayan “dilde sadeleştirme” akımının aşırılığa kaçması sonucu sadeleştirmenin tasfiyeye dönüşmeye başlaması Türkçeyi ciddî surette tehdit etmiş ise de bilahare bizzat Atatürk’ün talimatıyla tekrar normal olduğu söylenebilecek bir hale geri dönülmüş, ancak, 1970’lerde başlayan ve bugüne kadar gelinen süreçte, Türkçe, git-gide artan bir dozda erozyona uğramıştır. Bu erozyon bir yandan Türkçenin söz dağarcığının daralması şeklinde olurken diğer yandan da İngilizce başta olmak üzere yabancı dillerin Türkçeyi istilâ etmesi şeklinde olmuştur ve olmaktadır. Nitekim söz dağarcığının daralması, fakirleşen bir kelime hazinesi demek olduğundan, Türkçenin ifade kabiliyetini dumura uğratmakta ve meselâ, en iddialı edebî ve ilmî eserlerde bile kullanılan kelime sayısının 2 bin civarına kadar inmesine yol açmış bulunmaktadır. Bu vazıyette, haliyle, dünyamızın sınırları dilimizin sınırları ile tahdit edilmiş olduğundan ne edebî eserlerde bir edebiyat lezzeti kalmakta ve ne de ilmî eserlerde düşünce derinliği sağlanabilmektedir. Yabancı kelimelerin dilimize girişi de tam bir istilaya dönüşmüş bulunmaktadır. Meselâ, gazete adları, TV kanal adları yanı sıra, TV’lerde program adları, apartman ve site adları, büyük satış merkezlerinin ve hatta mahalle aralarındaki dükkânların dahi adları diken gibi batan ve bu toprakların Türkiye olduğunu unutturan İngilizce kelimelerden seçilmektedir.

Yüksek Öğrenimin Kültür Emperyalizmine Katkısı:

Türk Dili Yerine “Beyaz Efendinin Dili”

İşte tam da bu noktada, bir kültür emperyalizminden başka bir şey olmayan bu endişe verici gelişme ortamında eğitim-öğretim sistemimizin ve yüksek öğretimimizin omuzlarına daha büyük ve daha ağır görev ve sorumluluklar düşmektedir. Fakat yine de tam da bu endişe verici gelişme ortamında, Türkçemizin, bizzat yüksek öğrenim kurumları tarafından da baltalandığına şahit olmak ap-ayrı bir ızdırap yaratmaktadır.

Yüksek öğrenimimizin bahse konu bu kültür emperyalizmine gönüllü olarak sağlamış olduğu hizmeti ana hatlarıyla iki başlık altında toparlamak mümkün görünmektedir:

1: Öğrenimini Türk Dili ile yapmak yerine İngiliz Dili ile yapmayı tercih eden üniversite sayısı her geçen gün artmaktadır. Öyle ki, devlet üniversiteleri dışında, yeni kurulan üniversitelerin hemen-hemen hepsinde tedrisat İngilizce verilmektedir. Bu durum ise, Türk Dili’nin üniversiteden kovulması, ilim âleminin dışına, sokağa atılması demektir.

Bir dilin gelişebilmesi için mutlaka o dilde yüksek kültür ürünlerinin verilmesi gerekmektedir. Bu hale göre, kendisiyle ilim yapılmayan, felsefe yapılmayan, elit tabakanın dünyasından sökülüp atılan Türkçe nasıl olur da gelişebilir ve bir yüksek kültür ve medeniyet dili haline gelebilir? Kendi dilini küçümseyen ve “beyaz efendinin dili”ni yücelten bu tutum, gayet açık ve net bir şekilde, tipik bir müstemleke zihniyetinden başka nedir?

2: YÖK, doçentliğe yükseltme değerlendirmesi için hemen-hemen her bilim dalında yabancı dilde yayınlanmış makale ve kitaplara Türkçede yayınlanmış olanlara oranla çok daha yüksek puan vermekte olduğu gibi bazı alanlarda da doğrudan bir mecburiyet koymaktadır. Ayrıca, bunun yanında doçentlik, yardımcı doçentlik ve profesörlük kadro atamalarında dahi birçok üniversite tarafından aynı politika takip edilmektedir.

Aşağıda, doçentliğe yükseltme için yerli ve yabancı yayınların kredi sistemini veren liste bu bakımdan yoruma hacet bırakmayan ap-açık bir belge niteliğindedir.

I. Uluslararası yayın ve atıflar:

1) SSCI, SCI-Expanded veya AHCI kapsamındaki dergilerde yayımlanmış tam makale, 4 puan

2) Alan indeksleri kapsamındaki dergilerde yayımlanmış tam makale, 3 puan

3) İlgili alanda önde gelen ülkelerin hakemli bilimsel/mesleki dergilerinde yayımlanmış tam makale, 2 puan

4) İlgili alanda önde gelen uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanan kitap, 5 puan

5) İlgili alanda önde gelen uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanan kitapta bölüm

(ansiklopedi maddesi dâhil), 3 puan

6) İlgili alanda önde gelen uluslararası yayınevleri tarafından yayımlanan kitap editörlüğü, 4 puan

7) Uluslararası nitelikli bilimsel/mesleki kuruluşlar tarafından periyodik olarak düzenlenen ve bildiri önerilerinin uluslararası nitelikte hakemler/seçici kurul tarafından seçildiği bilimsel toplantılarda sunularak tam metin olarak yayımlanan bildiri, 1 puan

8) Yukarıda tanımlanan yayınlara, diğer yazarlar tarafından yapılan bir atıf, 0,5 puan

II. Ulusal yayınlar:

1) Ulusal hakemli dergilerde yayımlanmış tam makale, 1 puan

2) Tanınmış ulusal yayınevleri tarafından yayımlanan kitap (ders kitabı hariç), 3 puan

3) Tanınmış ulusal yayınevleri tarafından yayımlanan kitapta (ders kitabı hariç) bölüm, 1 puan

4) Tanınmış ulusal yayınevleri tarafından yayımlanan kitap (ders kitabı hariç) editörlüğü, 1 puan

5) Arkeoloji, sanat tarihi ve antropoloji alanlarında, bilimsel bir kurum tarafından desteklenen arazi projesi yöneticiliği yapmış olmak, 1 puan

6) Ansiklopedi ve sözlük maddelerindeki puanlamada yurtdışı yayınlarda 0,5 puan;

Yurtiçi yayınlarda 0.25 puan ve bu puan türünden en fazla 1,5 puan.

7) Ulusal tebliğler, 0,25 puan (toplamı 1 puanı geçemez)

Yabancı yayınlara bu denli gösterilen aşırı itibar, aynı zamanda Türk Yüksek Öğrenim Kurumu’nun, kendisinin en yüksek temsilcisi olduğu Türk üniversitelerine duyduğu gizli bir güvensizliğin de açığa vurulmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu durumda YÖK’ün yapması gereken iki görevi oluşmaktadır: Eğer güvensizliğinde kendisini haklı hissediyorsa bunun sebeplerini araştırmalı ve ortadan kaldıracak tedbirleri tespit edip tatbikata koymalıdır. Değilse, Türkiye’de Türk Dili’ni üniversite dışına kovduran uygulamalara son vermelidir.

Haddi zatında üniversitelerde hiç kimse yabancı dile karşı bir tutum içinde değildir. Her akademisyen, en az bir yabancı dile esaslı surette vakıf olmanın ehemmiyetinin tam bilinci içincedir. Ancak:

1: Öncelikle şu hususun hiç unutulmaması gerekmektedir: YÖK, oturduğu sırça saraydan sağa sola emirnameler yağdırarak, sürekli, akademisyenlerden bir şeyler istemekten, buna karşılık akademisyenlerin bu talepleri nasıl yerine getireceklerini hiç aklına bile getirmemekten artık vaz geçmelidir. Doğrusu bu çok büyük bir kusur olduğu gibi aynı zamanda büyük bir ayıptır. YÖK, gerçekten de, kurulduğu tarihten bugüne kadar, akademik hayatın işleyişi konusunda olduğu gibi, akademisyenlerin dertleri, talep ve beklentileri konusunda hiçbir teşebbüste bulunmamış, akademisyenlerin bizzat kendi şahıslarını ve mesleklerini ilgilendiren en hayatî konularda bile fikirlerine müracaat etmeyi düşünmemiştir. Öncelikle, kendilerini o mevkie tayin eden gücü memnun etmeye ve makamlarını korumaya çalışmışlardır. Bu cümleden olmak üzere, yabancı dili her yerde akademisyenlerin karşısına diken YÖK, bir defa bile, onların yabancı dil öğrenimleri için el uzatmamış, hiçbir yardım düşünmemiş, hiçbir teşebbüste bulunmamıştır. Söz gelimi, 30 saati bulan ders yükü altında bunalan ve eline en fazla 2.000 TL geçen bir yardımcı doçentin, yoksulluk sınırının 3.000 TL’ye dayandığı günümüzde, hangi imkânlarla sular seller gibi yabancı dil öğreneceği YÖK’ün umurunda bile olmamıştır.

2: Bir de şu hususa dikkat çekmek isteriz: Şu anda dahi, YÖK üyeleri içinde, doçent adaylarından istenen şartları sağlamayanlar varken, kendilerinin sahip olmadıkları şeyi başkalarından nasıl talep edebildiklerinin de sorgulanması gerekmektedir.

3: Yabancı dil meselesine gelince: Yabancı dil bilmek ile yabancı dil ile eğitim-öğretim yapmak ayrı şeyler olduğu gibi, yine, yabancı dil bilmek ile yüksek kültür eserlerini ve bu cümleden olmak üzere ilmî ve felsefî eserlerini yabancı dilde verip o yabancı dili kendi ülkesinde yüksek kültürün ve akademik hayatın en itibarlı dili haline getirirken kendi dilini “sokağın dili” haline indirmek kabul edilemez büyük bir yanlışlıktır. Bu bir bakıma, millî dile ve millî kültüre ve medeniyete ihanetten başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü unutulmamalıdır ki, bir bilim insanının akademik kimliği konuştuğu dil ile değil yazdığı ile belirlenir. İngilizce neşriyat yapan bir Türk bilim insanı, Türk kültür ve medeniyetinin değil, Anglo-Sakson kültür ve medeniyetinin bir parçası olur. Söz gelimi, Türkçe yerine İngilizceyi tercih eden bir Türk felsefecisi, esasında, Türk felsefesinin değil Anglo-Sakson felsefesinin yazarı olacaktır.

4: Bunun yanında yabancı dil ile neşriyata karşı olan da yoktur; ancak bunun yolu, Türk akademisyenlerini yabancı dil ile yazmağa o yabancı dile hizmet etmeğe zorlamaktan geçmez. Daha mantıklı ve daha tutarlı bir başka yol “tercüme”dir. Bu konuda, YÖK, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı müşterek bir kurum oluşturarak, hem Türkçeden yabancı dillere, hem de yabancı dillerden Türkçeye düzenli ve sistematik tercüme yaptırabilirler. Bu suretle, bir yandan Türk akademisyenlerinin neşriyatını dünyaya açarken diğer yandan da yabancı akademik neşriyatı Türkçeye kazandırmak suretiyle eşsiz bir hizmette bulunabilirler ve bulunmalıdırlar da.

4: Bunun yanında, böyle bir tercüme faaliyeti, sadece Türkçeden İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye olacak şekilde sınırlandırılmamalıdır. Birçok dilde tercüme ve yayın yapılmalıdır. Bunun sonucunda hem Türk akademisyenlerin yayınları daha geniş çaplı bir akademik dünyaya açılmış olacak ve hem de İngilizce dışındaki dillerde yapılan yayınların da tanıtılması suretiyle bir yandan İngilizcenin tahakkümü kırılırken diğer yandan da farklı dillerdeki akademik neşriyatla da bağlantı kurulması sağlanacaktır.

Türk Eğitim-Sen olarak, YÖK’ün, yukarıda ana hatlarıyla tasvir etmiş olduğumuz hususları ciddiyetle dikkate almasını ve “Beyaz Efendinin Dili”ne değil “Türkün Dili”ne hizmet etmesini diliyor ve sözümüzü Nietzsche’nin şu muhteşem aforizması ile noktalıyoruz:

Dil atalardan bize kalan bir miras, bir emanettir; nesilden nesle devredilen bu emanete karşı, baha biçilemez, kutsal ve dokunulmaz şey­lere karşı duyulan saygı gösterilmelidir.

Türk Eğitim-Sen

İstanbul Bölge Başkanı

Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan

İlginizi çekebilecek benzer haberler...

Yorum Yapın!

Yorum ekleyebilir veya sitenizden GERİ İZLEME yapabilirsiniz. Yorumlardan haberdar olmak için RSS sistemine kayıt olabilirsiniz.

Lütfen spam yorum yapmayınız!

Yorumlarda resminizin görünmesi için GRAVATAR sistemine kayıt olmalısınız. .