Memurun Ekonomik Bunalımdan Çıkışı Toplu Sözleşme ve Grev Hakkıyla Gerçekleşecek
2009 yılı bütçesi ve hedefleri allak bullak olmuştur. 2010 yılı için herhangi bir mali planı bulunmayan bürokrat ve siyasilerle yaptığımız bir toplu görüşme sürecini geride bıraktık. Toplu görüşmelerin sona ermesinin ardından, gelecek yılın bütçesinin temel esaslarının belirlendiği Orta vadeli Mali Plan da açıklandı. Ancak memurun ekonomik sorunlarını biraz hafifletecek bir hedef söz konusu değil. Bu durum, iktidarın ekonomik krizin faturasını memurlara çıkardığının ispatıdır. Yine bu politikalar ve planlar, iktidarın memurun haklarını ilerletmek, alım gücünü yükseltmek, krizin vatandaşlarımız üzerindeki olumsuz etkilerini yok etmek gibi bir amacı olmadığının göstergesidir.
Ülkemizdeki resmi, kayıtlı işsiz sayısı dönem itibariyle son bir yılda 1 milyon artmıştır.
Toplam işsiz sayısı, ücretsiz aile işçileriyle, iş bulmaktan ümidini kesenler dâhil edildiğinde 8 milyona ulaşmaktadır. Hal böyle iken; Başbakan, “üniversite bitiren herkes çalışacak diye bir kural yok” demektedir. Bir Başbakanın böyle bir konuşmayı hem de bir üniversitede yapmış olmasını talihsiz ve yersiz bir açıklama olarak değerlendiriyoruz. Bir iktidarın en önemli görevi işsizliği çözmek, sosyal politikaları hayata geçirmektir. Üniversitelerin amacı gençleri geleceğe hazırlamaktır. Ancak mevcut iktidar, herkese iş imkânı yaratmak yerine, üniversitede öğrenim gören gençlerimizin ümidini kırarak, açıkça öğrencilerimizi işsizliğe hazırlıyor. “Önümüzdeki dönemde iş bulmanız çok güç olacak, üniversite bitirdiniz diye iş bulacağınız ümidine kapılmayın, çünkü bizim size iş imkânı sağlamak gibi bir gayemiz yok” demek istiyor.
Ne yazık ki, işsizlik sorunu ülkemizin en büyük sosyal ve ekonomik yarası haline gelmişken, iktidarın soruna yaklaşımı, gençlerimizin gelecekle ilgili ümitlerini söndürmek şeklindedir. İşsizlik almış başını giderken, ekonominin diğer göstergeleri de krizin üstümüzden silindir gibi geçtiğini ortaya koymaktadır.
Ekonomi, yılın birinci çeyreğinde %13,8; ikinci çeyreğinde %7 oranında daralmış, kapasite kullanım oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre %6,5 oranında düşmüştür. İnsanlarımız işsiz, aç ve perişan haldedir. Siyasi irade ne ekonomik kriz öncesi dönemi iyi yöneterek milletimizin gelir seviyesini ve istihdamı artırmayı başarabilmiş ne de kriz dönemini iyi yöneterek piyasaları canlandırabilmiştir.
Sanayici ve iş adamlarının vergi borçlarının affı, vergi indirimleri, sosyal güvenlik kurumu işveren payının hazinece karşılanması gibi tek taraflı önlemler, zenginlere yönelik tedbirler ekonomideki dengeleri alt üst etmiş; zaten ayrıcalıklı kesim olan yüksek gelirlileri gözeten politikalar ekonomiyi canlandırmaya yetmemiştir. Yanlış yapılan ekonomik hesaplar, çarpık politikalar nedeniyle 2009 yılındaki vergi tahsilâtı 2008 yılının bile gerisinde kalmıştır.
Açıklanan Orta Vadeli ekonomik Program incelendiğinde çarpıklıkların ve adaletsizliğin Merkezi Yönetim Bütçesine olumsuz yansımaları görülmektedir. Hükümet otomobil satışlarını artırmak için 2009 yılında KDV ve ÖTV tahsilâtlarından vazgeçmiştir. İşsizlikten kıvranan vatandaşlarımızın sıfır otomobil alacak hali mi kalmıştır; yoksa bu indirim, parası olanlar için mi yapılmıştır? Aramızda kaç memur, sokaktaki kaç işsiz, kaç emekli bu uygulamadan faydalanarak sıfır araç almıştır? Gelir seviyesi yüksek olanlardan, şirketlerden tahsil edilecek vergilerden vazgeçilmesi nedeniyle 2008 yılında 168 milyar TL olan vergi tahsilâtının, 2009 yılında 150 milyar TL’de kalacağı tahmin edilmektedir. Buna bağlı olarak 2009 yılı bütçe gelirleri de 2008 yılının altında kalmıştır. 2009 yılı sonunda Merkezi Yönetim Bütçesinin en iyi tahminle 60 milyar TL açık vermesi beklenmektedir. Peki, bunun bedelini kim ödeyecektir? Elbette ki; başta kamu çalışanları, işçiler, emekliler ve işsizler olmak üzere dar ve sabit gelirliler… Bunun ispatı da 2010 yılı için memurlara öngörülen maaş artışlarıdır. İşte ülkemizin içinde bulunduğu vahim durum budur. Vatandaşlarımız ülkemizde yaşanan sefaleti, adaletsizliği, soygunu, vurgunu ve ihaneti tartışmasın diye emniyet birimlerinin gündeminde olması gereken bir cinayet, top yekün halkımızın gündemine oturtulmuştur. Ya içi boş, ne olduğu bilinmeyen “açılım” tartışmalarıyla ya da hedefi çok iyi gizlenen politikaların oyuncağı olarak günümüzü geçiriyoruz.
Bu şartlar altında, bu yıl sekizinci defa toplu görüşme masasına oturduk. 2002 yılından beri kamu görevlilerinin kronik hale gelmiş sorunlarının çözümü, hak ve menfaatlerinin ilerletilmesi için toplu görüşme masasında mücadele yürütmekteyiz. Bu süreçte önemli kazanımlar elde edilmiş olsa da hedeflerimizin çok gerisinde olduğumuz bir gerçektir. Kazanımlarımıza rağmen, kurumlardaki ücret adaletsizliği, düşük ücretler, çalışma ortamının uygunsuzluğu, araç, gereç yetersizliği, tayin, terfi, atama ve görevde yükselme yönetmeliğinden kaynaklı adaletsiz uygulamalar gibi pek çok sorun, kamuda hizmet kalitesinin artmasının önündeki en önemli engellerdir. Bu sorunların çözülmesi için, toplu görüşmelerde geride kalan süreçte uzlaşmayı arayan sürekli Türkiye Kamu-Sen olmuştur. 2009 yılı toplu görüşmeleri ise önceki Toplu görüşmelerin de ötesinde olumsuz şartlarda gerçekleşmiştir. Türkiye Kamu-Sen toplu görüşmelerdeki talepleriyle, kamu görevlilerinin kendileri ve aileleri için insanca
yaşamaya yetecek ölçüde bir ücrete kavuşturulması, devlet memurlarımızın büyük devletimize yaraşır şartlarda modern çalışma ortamlarında hizmet vermelerinin sağlanmasını amaçlamıştır. Bu nedenle ekonomik gerekleri, 2003 yılında kaldırılan refah payı uygulamasını ve Uzlaştırma Kurulunun bugüne kadar verdiği kararları ve Toplu görüşme öncesinde ülke çapında 7185 kamu görevlisi üzerinde yaptığımız anket çalışmasını göz önünde bulundurarak hazırladığımız taleplerle toplu görüşme masasına oturduk. Yetkililerden talebimiz, ekonomik krize karşı alınan tedbirlere paralel olarak, yalnızca üretim kesiminin değil, tüketimin de desteklenmesi ve ülkemizdeki kaynakların adil bir şekilde kullanımının sağlanması olmuştur.
Yalnızca tüketim kesiminin desteklenmemesi nedeniyle ekonomik krizin etkileri ağır olmakta, kaynağın adil dağıtılmaması nedeniyle de yük tamamen dar ve sabit gelirlilerin omuzlarına yüklenmektedir. Ancak, yetkililerin umursamaz tavrı, bütün iyi niyetli gayretlerimizin boşa çıkmasına neden olmaktadır. Her şeyin ötesinde, bu yılki toplu görüşme sürecinin kanunda belirlenenden bir gün önce uyuşmazlıkla sonuçlanması, siyasi iradenin artık kamu çalışanlarının sorunlarının tartışılmasından bile imtina ettiğini göstermiştir. Siyasi iradenin isteksiz ve katı tutumu, sorunların masada tam olarak tartışılmasını dahi engellemiş, toplu görüşmeler bir gün önce sona ermiştir. Bu durumun en önemli sebebi Kamu İşveren tarafını uzlaşma aramaya ve gerçek anlamda pazarlık yapmaya sevk edecek bir mekanizmanın henüz kurulamamış olmasıdır. Bu mekanizma elbette ki, toplu sözleşme ve grev hakkıdır. Bizler biliyoruz ki, ideal olan toplu sözleşme ve grev hakkıdır. Bunun için gerekli iç hukuk düzenlemeleri derhal yapılmalıdır.
Kamu görevlilerinin sunduğu hizmetin kalitesinin artması ve vatandaş memnuniyetinin sağlanması için hiç kimsenin daha fazla bekleyecek sabrı yoktur. Bütün mücadelemize rağmen 8 yıldır siyasi irade ve bürokratlar bizlerle gerçek anlamda pazarlık yapmaktan kaçmışlardır. Toplu görüşme sürecinde, elde edilen kazanımların tamamının konfederasyonumuzun yoğun mücadelesi sonucu gerçekleştiğini unutmamak gerekmektedir. Bir tarafta toplu görüşme masasını yok sayarak, kamu görevlilerinin sorunlarını sokaklarda arayan, diğer tarafta siyasi iradenin koltuğunun altına sinmiş, varlığını ve geleceğini borçlu olduğu iradeye karşı objektifliğini ve mücadele gücünü kaybetmiş sendikaların, henüz emekleme safhasında olan kamu görevlileri sendikacılığına vurduğu darbe; Türkiye Kamu-Sen’in omuzlarına, sendikacılık ve kamu görevlilerinin geleceği adına çok daha büyük, tarihi bir sorumluluk yüklemektedir.
4688 sayılı yasanın günümüz gereklerine uymayan mantığı, toplu görüşmelerde elde edilecek kazanımları yalnızca konfederasyonumuzun performansına ve siyasi iradeye karşı direnme gücüne bağlı hale getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında Türk memurunun Türkiye Kamu-Sen’e olan ihtiyacı 2009 yılı toplu görüşmelerinin ardından bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. Neresinden bakılırsa bakılsın ve adına ne denirse densin, ülkemizde kamu görevlileri için öngörülen toplu görüşme ve hakemlik sistemi, çağımızın demokrasi, yönetişim ve kamu yönetimi anlayışına uymayan, insan hakları ile bağdaşmayan uygulamalar içermektedir. Kısacası artık bu elbise bize dar gelmektedir.
Yaklaşık 2 milyon 400 bin kamu görevlisinin emekli oluncaya kadar en az 25 yıl boyunca hizmet ürettikleri kurum ve kuruluşlarda karşılaştıkları sorunlar, emekli olduktan sonra da hayatları boyunca tabi oldukları hukuk sistemi ile kendilerinin ve ailelerinin hayat seviyelerinin belirlenmesinde hayati önem taşıyan toplu görüşme sisteminin böylesine etkisiz kalması, kamudaki bütün huzursuzlukların kaynağıdır. Ancak sekiz yıllık dönemde iktidarda olan siyasi iradenin kanunlar karşısındaki vurdumduymaz tavrı, sosyal diyalogu, toplu görüşme ve Uzlaştırma Kurulu sistemini yasak savmadan ibaret bir süreç haline getirme arzusu, 4688 sayılı kanunun zaten kısıtlı olan etkisini tamamen ortadan kaldırmakta ve toplu görüşmeyi yalnızca Türkiye Kamu-Sen’in kurumsal performansına bağlı hale getirmektedir.
Bürokratların isteksiz tavırları, siyasilerin idareci yaklaşımları 15 günlük toplu görüşme sürecinin, sorunların ve temennilerin dile getirildiği bir toplantıya dönmesine neden olmaktadır. Görüşmeler sonucunda mutabakat metni imzalanmasının dahi anlamsız kaldığı ortamda bu sistemin, kamu görevlilerinin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğu görülmektedir. Toplu görüşmelerin uzlaşmazlıkla bitmesi durumunda, tarafları uzlaşmaya zorlayacak tahkim mekanizmasının da olmaması, Kamu İşveren tarafını, memurların sorunlarını ciddiye alma konusunda isteksizliğe sürüklemektedir.
Bilindiği gibi toplu görüşmelerde uzlaşma sağlanamaması durumunda taraflar gönüllü olarak Uzlaştırma Kurulu’na başvurabilmektedir. Ama Kurulun kararlarına uymak ya da uymamak tamamen siyasi iradenin keyfiyetine bırakılmıştır. Bu durum, hak mücadelemizde elimizi zayıflatan en önemli eksikliktir. Kaldı ki, dünyanın hiçbir ülkesinde hem başvurmanın hem de kararlarına uymanın keyfi olduğu bir hakem sistemi yoktur. Dünyada yalnızca Türkiye’ye ait olan bu sistemde, Kurulun bugüne kadar verdiği kararların hiçbirine uyulmaması da yine dünyada yalnızca Türkiye’ye özgüdür.
Bilinmelidir ki, Uzlaştırma Kurulu en yüksek talep ile en düşük öneri arasında ortalama yol bulan bir mekanizma değil; ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki gerekleri göz önünde bulundurarak en makul ve uygulanabilir seçeneği sunan tarafsız bir mekanizmadır. Kurulun kararlarının bugüne değin uygulama alanı bulamamış olması, toplu görüşmenin de uzlaştırma mekanizmasının da işlevinin sınırlı kalmasına hatta tıkanmasına neden olmaktadır. Bugüne kadar yapılan toplam sekiz toplu görüşmenin altısı uyuşmazlıkla sonuçlanmıştır. Toplu görüşmelerin uyuşmazlıkla bitmesinin ardından 2002, 2003, 2004, 2006, 2007 ve 2009 yıllarında Uzlaştırma Kurulu’na başvurulmuş ve kurul tarafsız olarak görüşlerini bildirmiştir. Ancak Hükümet, Uzlaştırma Kurulu’nun bugüne değin aldığı kararları uygulamamakta ve adeta kurulu yok saymaktadır. Hem uzlaştırma ve tahkim mekanizmasının tam olarak işleyebilmesi hem de kamu görevlilerinin ekonomik büyümeden pay alması ve adil bir gelir dağılımının sağlanması için Uzlaştırma Kurulu’nun önerilerinin hayata geçirilmesi zorunludur. Nitekim Uzlaştırma Kurulu’nun 2009 yılı toplu görüşmeleri ile ilgili olarak verdiği son karar, bu konuya dikkat çekmesi açısından son derece anlamlı, bizleri anlamakta güçlük çekenler için de adeta hukuki bir ders niteliğindedir. Uzlaştırma Kurulu 2009 yılı Toplu Görüşmeleri ile ilgili olarak verdiği kararda, Kurul kararlarının bağlayıcı olması gerektiğini, bunun hem Anayasa hem de uluslar arası gelişmelere bağlı olarak bir zorunluluk haline geldiğini belirtmiştir.
Uzlaştırma Kurulunun verdiği bu karar, Konfederasyonumuzun yıllardır dile getirdiği Uzlaştırma Kurulu kararlarına uyulması gerektiği yönündeki görüşümüz için de hukuki bir destek olmuş; Kurulun görüşü, Konfederasyonumuzla aynı noktada buluşmuştur. Uzlaştırma Kurulu kararında, “Her ne kadar, kamu görevlilerine toplu iş sözleşmesi hakkı tanınmayıp, toplu görüşme hakkı verilmiş ise de anılan hüküm sosyal devlet ilkesi çerçevesinde yorumlandığında aynı görüşün kamu görevlileri hakkında da geçerli olduğu kabul edilmelidir.” demektedir. Üniversitelerin seçkin öğretim üyelerinin katkıları, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin başkanının da Kurul Başkanı sıfatıyla hazırladığı karar metni, kamu görevlilerine toplu sözleşme ve grev hakkı tanınması konusunda hukuki bir dayanak oluşturmuştur. Bunun yanında Kurul, verdiği kararlarla ilgili olarak da “Uzlaştırma Kurulumuzca kamu görevlileri üst kuruluşlarına memurlar adına toplu görüşme yerine-uluslar arası hukuktaki gelişmelere de uygun olarak- toplu sözleşme hakkının tanınması ve anlaşmazlık konularının zorunlu tahkim yoluyla Kurul tarafından bağlayıcı şekilde çözülmesi temenni edilmektedir” demiştir.
Toplumsal hayatta meydana gelen değişim, endüstri ilişkilerindeki gelişme ve demokrasi anlayışındaki ilerleme artık ülkemizdeki kamu görevlileri için de toplu pazarlık, toplu sözleşme ve grev hakkının söz konusu olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kamu görevlileri için toplu sözleşme ve grev hakkını içeren yasal düzenlemelerin bir an önce yapılması hayati önem taşımaktadır. Bu şekliyle toplu görüşme sistemi tıkanmış, yol alınması son derece güç bir hal almıştır. Yolun açılması, siyasi iradenin demokrasi ile bürokrasi arasındaki tercihine bağlıdır. Hükümetin kurul kararlarını dikkate almayışı, memurlarımızın da ekonomik olarak hükümetin insafına terk edilmesi sonucunu doğurmuş ve bu durum memur maaşlarının açlık sınırının altında kalmasına neden olmuştur.
Eğer Uzlaştırma Kurulu kararları kabul edilseydi, bugün 1023,82 TL olan en düşük dereceli memur maaşı 1264,41 TL olacaktı. Buna göre en düşük dereceli memur maaşında 240 TL, yani %23,5 oranında kayıp vardır. Bugüne kadar kurulun aldığı kararlara uyulması halinde bin 541 TL olması gereken ortalama memur maaşı da bu süreçte bin 321 TL’de kalmıştır. Buna göre kurul kararlarının uygulanmaması nedeniyle ortalama memur maaşındaki kayıp 220 TL yani % 17 dolayında olmuştur.
Hükümet bu yıl da Kurulun kararlarına uymazsa, en düşük dereceli memur maaşındaki kayıp aylık 291,93 TL’ye ulaşacaktır. En düşük dereceli memur maaşındaki kayıp oranı 2010 yılında %27 olacaktır.
Ortalama memur maaşındaki Uzlaştırma Kurulu kararlarına uyulmamasından kaynaklanan kayıp ise 2010 yılı için aylık 279,15 TL ile %20 olacaktır. Eğer kurulun daha önce aldığı kararlar kabul edilseydi, açlık sınırı altında maaş alan kamu çalışanı kalmayacak ve Türkiye Kamu-Sen’in 2010 yılı ile ilgili ekonomik talepleri tam anlamıyla karşılanmış olacaktı.
Türkiye Kamu-Sen’in yoğun faaliyetleri, Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi’nin toplantılarında alınan kararlar, AB ilerleme raporları, ILO’nun Türkiye ile ilgili olarak 2009 yılında verdiği teknik yardım kararı ve son olarak Uzlaştırma Kurulu’nun kararı ile daha fazla kaçacak yeriniz kalmamıştır. Gelin kamu görevlilerinin toplu sözleşme ve grev hakkını uluslar arası dayatmayla değil, mutabakatla, isteyerek ve istişare ederek yapın. Toplu sözleşme ve grev hakkı da, Uzlaştırma Kurulunun kararlarına uyulması da çağdaş yönetim anlayışının bir gereği iken; ayak direyerek memuru karşınıza almanın, ardından da uluslar arası baskılarla düzenleme yapmaya çalışmanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Ancak şunu da üzülerek belirtmek isteriz ki; bugüne kadar siyasi iradenin milletin taleplerini dinleyerek yerine getirmek gibi bir kaygısı asla olmamıştır. Dışarıdan bir telkin gelmeden, siyaset hiçbir şey yapacak iradeye sahip değildir. Toplu görüşmeler sonunda çıkan sonucu hepimiz biliyoruz.
Ancak, siyasi iradenin ekonomik kriz için üretim kesimine yani sanayici, işadamı, yüksek gelirli rantiyeci kesime ayırdığı ek kaynak 54,3 milyar TL’dir. Orta Vadeli Mali Planda personel giderleri için 2010 yılında ayrılan ek kaynak ise yalnızca 3,1 milyar TL olarak belirlenmiştir. Ülkemiz nüfusunun %1’i bile etmeyen bir kesime, nüfusun yüzde 99’u için ayrılan kaynağın tam 17,5 katı fazla kaynak aktarılması, bu iktidarın adalet anlayışının ekonomideki tezahürüdür. Bu rakamlar, iktidarın ekonomik krizin faturasını memurlara çıkardığının ispatıdır. Bu rakamlar, iktidarın memurun haklarını ilerletmek, alım gücünü yükseltmek, krizin vatandaşlarımız üzerindeki olumsuz etkilerini yok etmek gibi bir amacı olmadığının göstergesidir.
Bugüne kadar gösterdiğimiz hoşgörü ve uzlaşma arzusu ne yazık ki sonuçsuz kalmıştır. Artık sözün bittiği yere gelinmiş, eylemlilik süreci başlamıştır. Bu anlayışla mücadele etmek, kamu görevlilerin, dar ve sabit gelirli vatandaşlarımızın kazanımlarını korumak, etkili bir eylemlilik süreci gerektirmektedir. Bizler Türkiye Kamu-Sen olarak, gücümüzün yettiği yere kadar, sesimizin duyulduğu her noktada bu zihniyetin yaptığı yanlışları yüzlerine haykırmak üzere eylemlilik sürecini başlatmış bulunuyoruz. Mücadelemiz toplu sözleşme ve grev hakkını alana dek sürecektir.
Türkiye Kamu-Sen
İstanbul İl Başkanı
Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan
