Anasayfa / Basın Açıklamaları / Öğretmenler Gününde Unutulan; Üniversite Hocalarımızın Sorunları

Öğretmenler Gününde Unutulan; Üniversite Hocalarımızın Sorunları

24 Kasım Çarşamba günü ülkemizin her tarafında Öğretmenler Günü kutlanacak. Ancak bu anlamlı günde öğretmenleri yetiştiren öğretmenler (üniversite hocaları) ve eğitimin isimsiz kahramanları olan Üniversitelerdeki ve MEB’deki idari personel (memurlar) hiç hatırlanmaz ve onların sorunları gündeme taşınmaz. Böyle olmakla birlikte, üniversiteler her yıl Öğretmenler Gününü kutlama programları düzenler.

Bu defa da özellikle, eğitim ve öğretimin zirvesi demek olan üniversitelerimizin öğretmenler gününü kutlamak istiyoruz. Üniversiteler de ilköğretim ve ortaöğretim kurumları gibi birer eğitim ve öğretim kurumudurlar. Fakat onlardan farklı olarak sadece üretilmiş bilimsel bilgiyi öğreten ve aynı zamanda eğitim veren olmanın ötesinde, asıl görevi bilim üretmek olan kurumlardır ki bu da onların değer ve önemini daha da arttırmakta ve zirveye yükseltmektedir. Bu noktada, ta ilkokuldan başlayan öğrenim ve eğitimini son nokta olarak akademik öğrenim ile taçlandırmak isteyen genç insan sayısının her geçen gün artması da göstermektedir ki üniversiteler artık günümüzde hayatın kılcal damarlarına kadar nüfuz eden kurumlara dönüşmüş bulunmaktadırlar. Bu bakımdan onların anlam ve değeri layık olduğu şekilde kavranıp gereken ihtimamın gösterilmemesi sadece herhangi bir “eğitim-öğretim kurumu”nun değil, ülke geleceğinin tehlikeye atılması demek olacaktır.

Türk Eğitim Sen olarak, bu bilinçle, üniversitelerimizin öğretmenler gününü kutluyor ve hayırlara vesile olmasını diliyoruz.

Bilindiği gibi, modern dünya, esas olarak bilimsel bilgi üzerine temellendirilmiş bir dünyadır. Şüphesiz bilim, tarihin her döneminde önemli olmuştur. Ancak, modern zamanlar ile birlikte, bilimsel bilgi, hayatımızın akışını değiştirmiş ve her alana nüfuz etmiş, gelişmişliğin hem bir numaralı kriteri ve hem de motoru olmuştur. Bu bakımdan, artık günümüzde, gelişmiş, az gelişmiş, gelişme yolunda, hiç gelişememiş şeklinde sınıflandırılan ülkeler, bu sınıflandırmaya, ürettikleri ve hayata tatbik ettikleri bilimsel bilgi ile dâhil edilmektedirler.

Şu halde, üniversitelerimiz sadece genç insanlarımızın meslek kazanacakları öğretim müesseseleri olarak kabul edilemezler. Üniversitelerimize değer vermek, ülkemizin ve milletimizin güçlülüğüne, zenginliğine, birlik ve bütünlüğüne, dünya devletleri ve milletleri arasında saygınlığına ve geleceğine değer vermek demektir. Kısacası, üniversitelerimiz, ülkemizin her şeyidir.

Üniversitelerimizin Kronikleşmiş Sorunları

Ancak, ne yazık ki, bu kadar yüksek bir değer ve öneme sahip olan üniversitelerimizin içinde bulunduğu ve büyük çoğunluğu da siyasî iktidarların ürünü olan olumsuzluklar onların bu konumlarıyla bağdaştırılabilir ve kabul edilebilir cinsten değildir.
“Niçin siyasî iktidarlar” denebilir.
Şundan ki: İlkin, yasa gereği özerk, yani siyasî iktidarlardan bağımsız olan, olması gereken üniversitelerimiz fiilî tatbikatta hiç de öyle değildir. Bir kere, siyasî iktidarların, Meclis’te gereken çoğunluğu sağladığı takdirde üniversiteler üzerinde tahakküm kurmasını önleyecek büyük bir engel bulunmamaktadır. Söz gelimi, hükümetler kaç oy alırsa alsın istedikleri kişiyi YÖK’e ve Cumhurbaşkanına baskı yaparak seçtirebiliyorlar. Onlara göre; onları iktidara getiren halkın oyu çok değerli, ama üniversite hocasının oyunun hiçbir anlamı yoktur. İkincisi, üniversitelerimizin hâlâ en büyük kesimini oluşturan devlet üniversitelerinin gelir kaynağı genel bütçeden sağlanmaktadır ve bu bütçe de hükümetlerin elindedir. Bu noktada dikkati çeken en önemli husus, akademik camiaya tahsis edilen para miktarının toplam gayri safi millî gelire oranının hâlâ alt sevilerde bulunmakta oluşudur ve bu da üniversitelerin gelişmesindeki en başta gelen engellerden birisidir. Çünkü gerek öğretimin yüksek kalitede yapılması ve gerekse de üniversitelerin aslî görevi ve varlık sebebi olan akademik çalışmaların dünya standartlarında icra edilmesi, dünyanın her yerinde pahalıya mal olmaktadır. Hâlbuki ülkemizin dünyada kalkınmış ülkeler arasında kendisine sağlam bir yer edinmesi için, yüksek kalitede bilimsel bilgi üretmesi şarttır ve maalesef bu şartlar altında üniversitelerimizden bu kalitenin beklenmesi de haksızlık olmakta ve bundan da sadece üniversiteler değil bütün Türkiye mutazarrır olmaktadır. Nitekim dünya klasmanında ilk beş yüz arasında bir tek Türk üniversitesinin bile bulunmayışının asıl müsebbibi, Türk akademisyenlerin kişisel yetersizliği değil, içinde bulundukları şartların yetersizliğidir.

Üniversitelerimizin içinde bulunduğu sıkıntılı durumda, maalesef, üniversitelerimizin en üst derecedeki örgütlenmiş kurumu olan YÖK’ün de büyük bir olumsuz katkısı bulunmaktadır. Nitekim en az on yıldan bu yana, sürekli olarak değiştirilen ve değiştirile-değiştirile yaz-boza dönüştürülen gerek üniversite sınav sistemi bu konudaki en önde gelen örneklerdendir.

ù

Konuyu özetle toparlayacak olursak, üniversitelerimizin sorunlarını kısaca şu başlıklar altında sıralayabiliriz:

· Ülkemizde, üniversitelere ayrılan malî imkânlar son derece kısıtlı olup, onların dünya standartlarına yükselmelerini sağlamanın çok altındadır. Ancak, buna rağmen, yine de akademisyenlerimiz şahsî gayretleriyle bu imkânsızlıkları zorlayarak akademik bilgi ve teknoloji üretiminde belirli bir seviyeyi yakalamışlardır; fakat bu seviye, Türkiye’nin bulunması gerekenin çok altındadır.
· Malî imkânların çok kısıtlı tutulmasının önemli bir olumsuz sonucu akademisyenlerin maaşlarındaki düşüklüktür. Nitekim, artık bir zamanlar iyi maaşın göstergesi olan “profesör maaşı” bile komik bir düzeyde bulunmaktadır. Ancak kıdemli bir profesör yoksulluk sınırının üstünde maaş alabilmekte, yeni profesör maaşı 3 BİN TL’yi geçmiş bulunan yoksulluk sınırında durmakta, bunun dışındaki bütün akademik kadroların maaşlarının tamamı ise yoksulluk sınırının altında bulunmaktadır. Akademisyenlerin bu malî sıkıntıları, onları, ailelerinin geçimlerini sağlamak için, ister-istemez ek iş bulmaya yöneltmekte ve bu da sonuçta akademik performansı ve verimliliği düşürmekte, sonucun sonucu da Türkiye’nin geleceğinin kaybolması olmaktadır.

· Akademisyenlerin özlük haklarında ciddî sorunlar bulunmaktadır. Bilimsel olarak doçentlik ünvanını almış akademik personelin kadro tahsisatlarının çok zorlanması bu konudaki en önemli göstergelerden olup diğer özlük haklarında da sıkıntılar yaşanmaktadır. Bunlardan birisi, araştırma görevlilerinin kadro sorununda çok can sıkıcı bir hal almış bulunmaktadır. 50/d kadrosundaki araştırma görevlileri, doktoralarını tamamladığında fakülteleri ile olan ilişkileri sona ermektedir ve bu da daha henüz akademik hayata adım atmış olan bu genç insanlarda çok olumsuz sonuçlar yaratmaktadır. Üniversite yönetimi ya da YÖK istediğini 33/a kadrosuna geçirmektedir.

· Akademik personelin yabancı dil öğrenmesinin gerekliliği reddedilecek bir şey değildir. Ne var ki burada da bir bozukluk bulunmaktadır. Bunların birincisi, yabancı dilin her konuda birinci şart haline getirilmesi Türkçenin bir bilim dili olmasını önlemektedir. Gerçekten de bugün, özellikle fizik başta olmak üzere, pozitif bilimlerde Türkçe akademik neşriyat iyice azalmış durumdadır. İkincisine gelince: Bilhassa akademik kadro yükselmesi için çok kesin bir şart olarak öne sürülen yabancı dilin öğrenilmesi hususunda üniversiteler kendi personellerine yardımcı olmamaktadır. Bu da onların zaten çok düşük olan maaşlarından kesinti yaparak yabancı dil öğrenimine kaynak ayırmak gibi olumsuz bir sonuca yol açmakta, bunu yapamayanlar ise senelerce akademik yükselmelerini sağlayamamaktadırlar ki bunun sonucunda da yardımcı doçentlikten doçentliğe yükselmede ortaya büyük bir sıkıntı ve haksızlık çıkmaktadır.

· Üniversitelere yüksek lisans, doktora ve araştırma görevlisi alımında yapılan sistem değişikliği üniversite mantığına büyük bir darbe vurmuş bulunmaktadır. Evvelce sadece bilim dalında sorulara muhatap olan, bilim dalından sınava tâbi tutulan yüksek lisans, doktora ve araştırma görevlisi adayları için öncelikli belirleyici olanın, hiçbir anlamı olmadığı halde ALES puanı olması, üniversitelerin akademik yeterliliğini yaralamaktadır. Vazıyet o hale gelmiş bulunmaktadır ki, ALES puanı yüksek olan adaylar, bilim dalından sıfır alsalar bile sınavlarını geçmektedirler.

· Üniversitelerde yaşanan bir başka sorun da siyasî iktidarın yeterli alt yapı olmadan açtığı yeni üniversitelerle ilgili olarak ortaya çıkmaktadır. Gerek bina, laboratuar, kütüphane, derslik ve diğer fizikî altyapı ve gerekse de öğretim elemanı gibi beşerî ve akademik altyapı konusunda ciddî yoksunlukları bulunan ve esas olarak oy gayesi ile kurulduğu açıkça belli olan bu üniversitelerin gerek öğretim ve gerekse de akademik faaliyetleri yetersiz kalmakta, birçoğunda derslere kariyersiz hocalar girmekte, bunun yanında, ancak birkaç kariyerli öğretim üyesinin bulunduğu birçok fakültede de hayret uyandıracak derecede doktora programları açılmakta ve bilimsel çalışmaların seviyeleri düşürülmektedir.

· Bu şekilde hesapsız-kitapsız kurulan üniversitelerle ilgili bir başka sorun da, mezunlarının istihdamı konusudur. Zaten şu anda, uzun yıllar boyunca Türk üniversitelerinin hiçbir mezun vermemesi durumunda bile eritilmesi çok zor olan “beyaz yakalı işsizler ordusu” bu suretle daha da büyütülmektedir.

· Ayrıca, yine bir başka sorun da gerçekte “özel” olan vakıf üniversiteleri ile ilgilidir. Vakıf üniversiteleri, maalesef uzun vadeli ve pahalı bir yatırım olduğu gerekçesi ile akademisyen yetiştirmekten mümkün-mertebe kaçınmakta, devlet üniversitelerinin yetiştirdiği ve çoğu da emekli olmuş akademik personeli kullanmaya yönelmektedir ki bunun açık bir istismar ve görevden kaçma olduğu da reddedilemez. Bu konuda özellikle YÖK’ün vakıf üniversiteleri üzerindeki denetiminin yokluğu büyük bir olumsuz etki yaratmaktadır.

· Öğretmenler Günü’nde son olarak dile getirmek istediğimiz bir başka husus da, akademik personelin kendi yöneticilerini seçme konusundaki haklarının gasp edilmesi hususundadır. Her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de en iyi yetişmiş insanların oluşturduğu üniversite camiası, maalesef, kendi dekanını ve rektörünü seçememekte, son ve kesin kararı veren siyasî iktidar ve cumhurbaşkanlığı mevkii olmaktadır ki bu da, üniversitelerin hem yetersiz hem de güvenilmez olduğu şeklinde görülmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Sonuçta, Türk Eğitim Sen olarak, bütün bu olumsuzluklara rağmen, bütün üniversitelerimizdeki akademik ve idari personelimizin ve Türkiye’mizin Öğretmenler Günü’nü kutluyor, daha iyi ve daha güçlü “bir ve bütün” bir Türkiye için; daha iyi ve daha gerçek bir üniversite diliyoruz.

Türk Eğitim -Sen
İstanbul Bölge Başkanı
Yrd. Doç. Dr. M Hanefi BOSTAN

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

İsmail Koncuk: KİMSEDEN KORKMAYIN

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Sekreter Musa Akkaş ve Genel …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir