Anasayfa / ÜLKEMİZDE SENDİKACILIK

ÜLKEMİZDE SENDİKACILIK

Türkiye’de sendikacılık, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu’nda “Sınıf esasına dayalı cemiyet kurulamaz.” ifadesinin metinden çıkarıldığı 1946 değişikliği ile yasallık kazanmıştır. Sendikal hareketin yasallık kazanmasını takip eden aylarda sendikalar kurulmuşsa da, ilk kurulan sendikaların çoğunluğunun Türkiye Sosyalist Partisi, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi gibi sosyalizmi benimseyen partiler öncülüğünde kurulması dönemin hükümetini kuşkulandırmış; sendikacılığın daha başlangıçta “ideolojik boyut” kazanacağı endişesiyle söz konusu sendikalar 1946 tarihinde sıkıyönetim kararıyla kapatılmıştır.

1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmasına, 1934’ten itibaren sanayi planları yapılmasına, 1950 sonrası özel teşebbüs girişimciliği desteklenmesine rağmen ülke hala tipik bir tarım ülkesi görünümündeydi. Devletin koruyuculuğundaki sanayi sektörüne karşı, yine devletin koruyuculuğunda oluşturulan işçi sınıfı olgusu vardı. İşçi sınıfı oluşabilmesi için yeterli ölçüde sanayileşmesi gerekiyordu ülke ama 1950’lerin sonuna kadar sanayileşme hamlesi yetersiz kalmıştı. Devlete hakemlik görevi biçilmişti.

Türkiye, 1945’in sonlarında çok partili hayata geçmesine rağmen, kısa sürede “çoğulcu demokrasi”ye tam işlerlik kazandıramamıştır. Çoğulcu demokrasiye geçiş, görünürde 1945 sonlarında geçilse de, 1961’e kadar “geçiş dönemi” yaşanmış; tek parti döneminin “otoriter karakteri”, “özgürlüklerin gerektiğinde kısıtlanması” ya da “sınırlı özgürlük” alışkanlıkları sürdürülmüştür. Dolayısıyla, dönemin iktidar partileri sendikalar hakkında özgürlükçü bir davranış sergileyememişler.

Çok partili hayat öncesindeki tek siyasi parti olan CHP’nin, sendikacılığa bakış açısı bu partinin altı okundan biri olan “halkçılık” anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. CHP’nin halkçılık okuna göre, Türk toplumu, sosyolojik olarak “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”dir. CHP, sınıflardan oluşmayan bir toplumda sendikacılığın sınıf çıkarlarını savunmasına beklenemezdi.

1950’lerde muhalefetteyken grev hakkının verilmesini ısrarla savunan DP, 1950 seçimleriyle iktidara geldikten sonra, CHP gibi bu parti de “grev hakkın kolaylıkla verilemeyeceğini, derin tetkiklere ihtiyaç olduğunu” vurgulaması olmuştur. Sendikalaşma önünde önemli bir engel olan “grevsiz sendikacılık” anlayışı DP iktidarı döneminde de sürdürülmüştür.

Neticede, bu dönemde, siyasi otorite kendi dünya görüşü çerçevesinde bir sendikacılığın oluşmasının takipçisi olmuştur. Nitekim 1946 sendikacılığı olarak adlandırılan, sosyalist partilerin öncülüğünde kurulan ilk sendikalar kuruluşların akabinde kapatılmışlardır.

Türk toplumunda Batı’da görülen keskin boyutlu sınıf çatışmaları yaşanmamıştır. Sınıf çatışması oluşmamasında, kuşkusuz Türk töresinin bireyler arasındaki her türlü imtiyazı reddeden anlayışın payı büyüktür. Sendikalaşma olması için işçi sınıfının oluşması gerektiği düşünüldüğünde toplumsal DNA sisteme uygun değildi. Diğer taraftan, sınıf bilincinin oluşmasında bir sınıfa aidiyet duygusu önemli unsurdur. Türkiye’de işçi sınıfının oluşum yıllarında, sanayi kesiminde çalışan işçilerin çoğu kırsal kesim kökenli olduğu için,  işçilerin büyük bir kısmı “baba ocağı” köyleriyle bağlarını kesmekte tereddütlü davranmışlardır.

Özelleştirmenin sendikalar üzerindeki olumsuz etkisinin kaçınılmazlığı Türkiye’de sendikal örgütlenmenin kamu kesimi ağırlıklı olmasıyla yakından ilgilidir. Zira, kamu kesimi işletmelerinin pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de sendikaların örgütlenmesi bakımından özel sektöre göre daha elverişli bir konumda olduğu bilinen bir gerçektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir