Anasayfa / Basın Açıklamaları / TÜRK EĞİTİM-SEN 2010 YILI TOPLU GÖRÜŞME TEKLİFLERİ

TÜRK EĞİTİM-SEN 2010 YILI TOPLU GÖRÜŞME TEKLİFLERİ

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununun 30.cu maddesi gereğince, 15 Mayıs tarihi itibariyle sendika üye sayıları tespit edilmekte ve tutanaklar kurum merkezlerinde birleştirilerek Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na gönderilmektedir.

Bu doğrultuda 2010 yılı için yapılan üye tespit çalışmaları sonuçlandırılmış ve Sendikamızla birlikte Konfederasyonumuza bağlı 5 sendika hizmet kollarında “yetkili sendika” olarak ilan edilmiştir. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu gereği toplu görüşmelerin bu yıl dokuzuncusu yapılacaktır.2010 Yılı Toplu Görüşmelerinde “Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu”nda tek temsil yetkisine sahip ve ülkemizin en büyük memur sendikası olan TÜRK EĞİTİM-SEN katılacaktır.

Türk Eğitim-Sen olarak eğitimin önemini her kesimden ve zümreden çok daha fazla önemsemekteyiz. Eğitimin rolünün her platformda ve başta siyasiler olmak üzere çok farklı toplum katmanlarınca dile getirilmesi bizleri memnun etmektedir. Lakin eğitimin önemine vurgu yapmak tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Özellikle eğitim sisteminin direkt etkilediği genç nesli deney faresine çeviren, laboratuar ortamında oluşturulan projelerle ve masa başı mühendisliğinin ürünü olan uygulamalarla eğitimi içinden çıkılmaz bir girdaba sokan zihniyetin değişmesi bir gereklilik olmuştur.

Okul öncesinde başlayan ve ilköğretim sıralarında hız kazanan eğitim öğretim süreci, oldukça uzundur ve aileler için de devlet için de oldukça çileli bir süreçtir. Bu sürecin amacı ise hem bireye hayata dair davranışlar ve kazanımlar sağlamak hem de istihdam sağlayacak eğitimi bireye verebilmek olmalıdır. Ülkemizin sosyo ekonomik yapısı göz önüne alınırsa eğitim-öğretim sürecinin finali istihdamla süslendiğinde bir anlam kazanmaktadır. Emsalleriyle rekabet edebilen ve dünyadaki değişim sürecine entegre olabilen bir birey ve bu bireylerden oluşan bir toplum oluşturabilmek nihai hedeflerimizden birisidir. Kendi değerler silsilesiyle, evrensel verileri harmanlayabilen bir sistematiği oluşturduğumuzda bu hedefe yakınlaşma mümkün olacaktır. Ancak Milli Eğitimin politika belirleme sürecinde; her kesim söz sahibi olabilmektedir ama işin asıl sahibi ve mutfağındaki eğitimciler ile onların temsilcisi olan sendikalar, her ne hikmetse söz sahibi olamamaktadır. Bu ne eğitimcilerin aymazlığından ne de sendikaların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu akıllara zarar tavrın sebebi, bir zihniyetin perde gerisindeki gündeminde ve eğitimcilere bakış açısındaki sakatlıkta gizlidir.

Eğitim sisteminde temel parametre, nitelikli işgücü ve iş piyasası analizi olmalıdır. Zira endüstrileşme sürecini yeni yeni tamamlayan ülkelerde eğitim süreci istihdam beklentisiyle direk alakalıdır. Okul öncesinden yüksek öğretime kadar geçen süre, bir bütünsellik düsturuyla ele alınmadığı sürece sınav stresinden dolayı sosyalleşemeyen, birbiriyle kıyasıya yarıştırılan ve kültürel kodlarından koparılan yeni nesillerin devlet eliyle yaratılacağı su götürmez bir gerçekliktir.

Şüphesiz tek başına istihdam sağlamaya hizmet etmek eğitimin nihai amacı değildir. Eğitimin asıl misyonu; bireyin beşikten mezara dek yaşam algısını, davranış kalıplarını, toplumdaki yer alış ve karşılık buluşunu, toplumsal olaylara müdahale biçimini, sosyal yaşamındaki tavırları, karakterinin şekillenme sürecini değerler sistematiğimize uygun hale getirmek ve gerçek anlamıyla bireylerden oluşan bir toplum dizaynına katkıda bulunmaktır. Bizler için değer kazanımına yardımcı olan, erdemli ve yüksek vasıflarla donatılmış bireyler yetiştirmek, en az istihdam edilebilecek birey yetiştirmek kadar önemlidir.

Müfredat programları ve dolayısıyla Talim Terbiye Kurulu, bu süreçlerde belirleyici aktördür. Zira neyin, nasıl ve kimler tarafından aktarılacağına karar verici durumundadırlar. Deneme yanılma yöntemiyle, akademik unvanların arkasına sığınmakla veya el yordamı yöntemiyle bir neslin kaderi çizilemez. Ürünün de, aracın da insan olduğu bir süreçten bahsediyorsak bu süreçte şaka da yanılma da olamaz. Bunun bedelini siyasi aktörler değil bir nesil ve dolayısıyla bir millet öder. İşte bu yüzden de “eğitimi önemsemek ve eğitimin önemine vurgular yapmak” iyi niyetli laf kalabalığı olmanın ötesine geçemez. Eğitimin önemini dillere sakız etmek, onun önemini kavramak anlamına hiç ama hiç gelmez.

En can alıcı husus ise şüphesiz iktidarlara veya partilere göre değişkenlik arz etmeyen bir TÜRK MİLLİ EĞİTİM POLİTİKASININ hala oluşmamış olmasıdır. Bunun temel sebebi, eğitimin dil ve tarih konuları üzerinden bir hesaplaşma arenasına çevrilmiş olmasıdır. Her farklı siyasi erkin, kendi dünyayı okuyuşu etrafında eğitimi şekillendirme hevesi, eğitimi içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürüklemektedir. Bu tüm sorunların ana omurgasını oluşturmaktadır. Bu konuyla alakalı olarak bir başka sorun ise “devlet memuru” kavramının yerine “hükümet memuru” kavramının gün geçtikçe egemen kılınmaya çalışılması sorunudur. Bunun en bariz göstergesi ise görevlendirmeler yoluyla bakanlığı ve taşra teşkilatını idare etme hevesidir. Kurucu müdürlük ve geçici görevlendirme gibi şark kurnazlıklarıyla “Emre amade” bir yönetim modeli oluşturmak, siyasi hedefe giden süreçte eğitimcileri kullanmaya kalkışmak gibi ilkel alışkanlıklardan derhal vazgeçilmelidir. Şüphesiz gençlerimiz ve çocuklarımız, siyasi partilerin gündelik menfaatlerinden çok daha önemli ve kutsaldır. Eğitim alanı iktidar hesaplarına kurban edilemeyecek kadar özel ve önemli bir alandır.

76.maddeyi istismar ederek yapılan siyasi atamaların önünü açmak, liyakat yerine parti – sendika sadakatini kriter olarak getirmek veya defalarca yargıdan dönen yönetici atama yönetmeliklerine imza atmak tam da bu bahsettiğimiz sürece uygun örneklerdir. Siyasi kadrolaşmanın kazananı yoktur ama kaybedeni başta eğitimciler ve öğrencilerdir. Genelde ise tüm toplum katmanlarıdır. Bu tip uygulamalarla kendi çalışanlarının motivasyonunu ve bakanlığa olan güvenini sıfırlamak, onların üzerinde rehberlik ve düzenleyicilik görevini bir kenara bırakarak baskı unsuru haline gelmek, eğitimcileri kamplaşmanın tarafları haline getirmek, sendikal tercihlerinden dolayı çalışanlarına “kendimden olmayan ötekidir” anlayışıyla yaklaşmak, paydaş önceliğini kurumsal yeterlilik ve yetkinlik kriterlerinden sıyırarak “bana yakın olan paydaşımdır” uygulamasına dönüştürmek Eğitim Sistemimizi kurşunlamakla eşanlamlıdır.

Mili Eğitim Bakanlığı hem tüm mesleki örgütlenmelere hem bütün sendikalara aynı mesafede olmak zorundadır. Merkezde bürokrat veya taşrada yönetici olan kişi Milli Eğitim Bakanlığını temsil ettiği gerçeğini aklından çıkarmamalı, hiçbir çalışanını sendikal tercihine göre yaftalama ilkelliğine başvurmamalıdır. Aksi takdirde kamplaşma, ayrışma ve güvensizlik ortamının baş mimarı konumuna gelecektir. Aynı şekilde MEB, siyaset üstü kararlara gelecek nesiller adına imza koyabilecek özerklikte olmalıdır. MEB, gelecek seçimlerle gelecek nesiller arasında tercih yapacaksa, tercihini gelecek nesillerden yana kullanmak zorundadır. Bu tavır, erdemli olmanın da onurlu olmanın da olmazsa olmaz ölçütüdür.

Eğitimde yaşanılan kaosun önemli aktörlerinden birisi de YÖK’tür. İdeolojik körlüklerin çekim merkezi haline gelen ve adı dışında hiçbir yüksekliği toplum nazarında kalmayan bu kurumun; siyasi mülahazalardan bağımsız bir şekilde yeniden ele alınması ve yapısında değişikliğe gidilmesi, toplumsal bir zorunluluk halini almıştır. Fakat YÖK’ten şikâyetçi olan her siyasi iktidarın bir süre sonra YÖK ü ele geçirme kavgası vermesi ve yapısal değişiklik beklentilerini yok sayması, siyaset kurumunun Milli Eğitim ve YÖK ü nasıl arabeskleştirdiğine güzel bir örnektir. Siyasi kaygılarla YÖK’ü yeniden yapılandırmayan, yeni bir YÖK kanununu meclise getirmeyen siyasi erkin, mesleki eğitimin sorunlarını da katsayı sorununu da çözmesi mümkün değildir. Yüksek öğretimin sorunlarına deva olmayan, üniversite kapılarında bekleyen yığınlara pişkince el sallayan, üniversite mezunu milyonlarca işsize inat plansız programsız fakülte açmayı maharet sanan algının Yüksek Öğretimden tasfiyesi de bir başka zarurettir. Öte yandan üniversite çalışanlarının idari ve ekonomik sorunları çözülmedikçe bilimsel çalışmadan ve araştırmalardan sonuç beklemek fazla iyimserlik olacaktır.

Bir başka önemli husus da gerek YÖK’ün, gerek MEB’in gerekse de üniversite yönetimlerin, sendikalara bakışındaki sakat algıdır. Sendikaları öcü gibi görmek, “bir bunlar eksikti” gibi bezirgân bir tavırla sendikaları yargılamak, gelişmiş demokratik ülkelerde örneği görülen tavırlar değildir. Sendikalar, siz beğenseniz de beğenmesiniz de Demokratik Düzenlerin vazgeçilmez bileşenidir. Çalışanlarının hak ve menfaatlerini korumak, hizmet verdikleri işkolunda her türlü idari ve hukuki süreçte yer almak, her türlü konuda bilimsel araştırma ve raporlarla süreçlere ortak olmak sendikaların asli vazifesidir. Sendikaları sakıncalı piyade gibi görmek yerine, büyük bir şans olarak görme erdemine ve siyasi olgunluğuna erişildiği gün, bu kurumların ve beraberinde eğitim sistemimizin çok daha farklı kazanımlar elde edecekleri kesindir.

Öte yandan fiziksel altyapı ve öğretmen sayısı da önemli sorunlardan birisini oluşturmaktadır. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı her kademede azaltılmalı ve öğretmensiz sınıf kalmamalıdır. Bunun yolu da gerçek öğretmen açığının büyük bir açık yüreklilikle dile getirilmesi ve buna uygun öğretmen ataması yapılmasında saklıdır.

“Kâmus namustur” diyen Cemil MERİÇ’e kulak verilmeli ve Türkçe‘nin lügatiyle birlikte iyi öğretilmesi, doğru ve etkili kullanımı ve en önemlisi de bilim dili olarak tarih sahnesinde yerini alabilmesi için yabancı dil fetişizminden bir an evvel vazgeçilmesi gerekmektedir.

Okullarda sağlık personeli istihdam edilerek öğrencilerin ilköğretimden itibaren sağlık kontrolleri ve taramaları periyodik olarak gerçekleştirilmelidir.

Bir başka büyük ve hayati sorun da eğitim çalışanlarının küresel ekonomik krizin etkisiyle daha da yoksullaşması ve çok zor bir sürece doğru itilmesidir. Her Toplu Görüşme sürecinde dile getirdiğimiz insanca yaşayabilecek ücret isteğimizin artık bir karşılık bulması gerekmektedir. Ne hayatı devam ettirmede ne de kişisel ve mesleki gelişimde, bu sorunu yok saymamız mümkün değildir. Eğitimcilerin zihni antrenmanında ve mesleki gelişiminde bir insan ve ebeveyn olarak insanca yaşama hakkını istemesine, siyasi erk her zamanki vurdumduymazlığıyla ele alırsa, çalışanların büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağı ve bunun da büyük bir öfke yaratacağı siyaset kurumunca mutlaka hesap edilmelidir. Yöneticilerine güven duymayan bir eğitimci ordusunun verimli olmasını beklemek, eğitimcilere insanüstü anlamlar yüklemek demektir.

Kurumlar arası ücret dengesizliğinin ivedilikle giderilmesi, her sene öğretmenlere verilen “Eğitim Öğretime Hazırlık Ödeneğinin” TÜM EĞİTİM ÇALIŞANLARINA BİR BRÜT MAAŞ TUTARINDA VERİLMESİ taleplerimizden birisidir.

Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kuruluşlarda görev yapan memur ve hizmetli çalışanların görev tanımlarındaki ve çalışma saatlerindeki belirsizlikten ötürü fazla mesaileri ödenmemektedir. Ek ders ücretleri konusunda sık sık değişikliklere gidilmiş ve adeta öğretmenlerin ek ders ücretlerini kesintiye uğratabilmek için insan aklını zorlayan uygulamalara gidilmiştir.

2007 toplu görüşmelerinde dile getirerek adım atılmasını sağladığımız “Eşit İşe Eşit Ücret” konusunda yapılan iyileştirmelerin devam etmesini ve 2012 yılının ilk yarısında tamamlanacağı sözü verilen iyileştirme çalışmalarına yaşanan problemler ve haksızlıklar giderilerek hız verilmesini istiyoruz.

4/B ve 4/C kapsamında görevlendirilen ve her türlü zorlukla mücadele eden çalışanların problemlerini de Toplu Görüşme masasına taşıyacağız.

Bu Toplu Görüşmelerde de siyaset hakkımızı da içeren TOPLU SÖZLEŞME VE GREV HAKKI talebimizi dile getireceğiz ve bunun için mücadele vereceğiz. İmzalanan uluslar arası sözleşmelerin ve önceki toplu Görüşmelerde verilen sözlerin yerine getirilmemiş olmasını yeniden dile getirip bu hakkı almak adına ne gerekiyorsa yapacağız. Bu Toplu görüşmelerin ana eksenini geçen sene olduğu gibi bir sonraki yılın zam oranı ve Sendikal haklarımız oluşturacaktır. Türk Eğitim-Sen açısından Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı vazgeçilemeyecek bir haktır ve dönülmez bir yola girilmiştir.

“Zamana bırakmamız lazım” türünden siyasi popülizm kokan tavırlara itibar etmeyeceğimizi yetkililere bir kez daha ifade etmeyi de bir gereklilik olarak görmekteyiz!

İmzalanan Uluslararası sözleşmelerin tam tersine, iç mevzuatında kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkı konusunda düzenleme yapılmamış ve grev yapmaları hala yasaktır.2002 yılından bu yana yetkili kamu görevlileri sendikaları ile Kamu İşveren Kurulu arasında gerçekleşen Toplu görüşmeler bir danışma sisteminden öteye gidememiştir. Mutabakatsızlıkla sonuçlanan görüşmeler olmuş ve konfederasyonumuz Uzlaştırma Kuruluna başvurmuştur. Uzlaştırma Kurulunun çalışanların lehine verdiği kararların hiçbirisini hükümet uygulamaya geçirmemiştir. Bu durumda kamu görevlilerinin haklarını koruyabilmesi için ellerinde hiçbir yasal dayanak kalmamaktadır. 4688 sayılı kanuna rağmen çalışanların sorunlarının arzu edilen seviyede çözülebilmesi mümkün olmamaktadır.

Gerek ülkemizin imza altına alarak, uygulamayı kabul ettiği uluslar arası sözleşmeler, gerekse dillerden düşürülmeyen demokratikleşme arzusu kamu görevlilerinin Toplu Sözleşme ve grev hakkına kavuşmasını zorunlu kılmaktadır.

Konfederasyonumuz Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen, her şeye rağmen kendisine tanınmış olan yasal hakları sonuna dek kullanacak ve bu yolla kamu görevlilerinin haklarını daha da ileriye taşıyacaktır.

Sendika olarak en büyük temennimiz, kamu görevlilerinin en kısa sürede Toplu Sözleşme Grev ve siyaset yapma hakkını elde etmesi ve tüm bu sorunların çözülerek hizmet alanla hizmet sunanın ortaklaşa memnuniyetinin sağlanabilmesidir. Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da sürece ve amaca uygun bir mücadele dinamiğini ortaya koyacaktır. Bu toplu görüşmede çalışan kesimin beklentilerini masaya bütünüyle taşımak öncelikli ilkemiz olacaktır. Eğitim çalışanlarının desteğiyle elde ettiğimiz yetkiyi; ideolojik körlüklere ya da ithal senaryolara kurban etmek yerine, çalışanlarımızın hayat standardını ve eğitimin kalitesini yükseltebilmek adına kullanmayı bir sorumluluk olarak görmekteyiz.

Nitekim temsil yetkisini aldığımız ilk günden itibaren sistematik bir çalışma içerisine giren Merkez Yönetim Kurulumuz, bu amaçla “Toplu Görüşme Toplantılarında görüşülecek konuların tespiti için“ bir taban araştırması yapmıştır. Bu konuyla ilgili olarak konfederasyonumuz da bir anket çalışması yapmış ve bu veriler ışığında “Toplu Görüşme Tekliflerimiz” oluşturulmuştur.

Hakkında senDİKalı

İlginizi Çekebilir

İsmail Koncuk: KİMSEDEN KORKMAYIN

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Sekreter Musa Akkaş ve Genel …